21 Aralık 2010 Salı

İran’ın Yeraltı Kedileri - Bahman Ghobadi

İran yeraltı rock sahnesinde tek dertleri müzik yapmaya çalışmak olan bir grup gencin sistemle ve baskıyla mücadelesini anlatttığı "no one know about the persian cats" adlı son filmini korsan olarak yayılması için torrent sitelerine veren ve kısa da bir not ekleyen Kürt yönetmen Bahman Ghobadi'nin filmiyle ilgili söyleşisi.

"Bu filmi paylaşıyorum çünkü İran'da filmin gösterilmesi yasak, istediğiniz kadar paylaşın.yalnız iki şey istiyorum: birincisi; büyükçe bir ekranda iyi bir ses sistemiyle izleyin. ikincisi; paylaşıyorum çünkü filmde anlattığım gibi çocuklar var. Onlar gibilerini gördüğünüzde lütfen ellerinden tutun. çünkü İran'ın kurtuluşu onların elinde, sanatçıların elinde.."

söyleşi ve filmin tamamı için:



http://www.futuristika.org/kultura/sinema/iranin-yeralti-kedileri/

17 Aralık 2010 Cuma

Kayıp Destan (Feryad-ı İsyanım) - Ozan Emekçi


Mem nelere gark olmadı Zîn'in ateşi için
Ferhad dağları delmedi mi Şirin'in aşkı için
kusur ise her saniye her yerde seni anmak
Mecnun az mı yemin etti Leyla'nın başı için

sesi yorgun gözlerinden uykusuzluk seçilir
görkeminin zerresinden ağrı dağı küçülür
gecelerin kollarında leblerinin bal suyu
aydan dökülürcesine kana kana içilir

uykularından kopardım hoş geldin mihmanımsın
artık geri dönüşü yok, âhımsın eyvâhımsın
elâlem ne derse desin, hiç umurumda değil 
akibetine razıyım, sevabım, günahımsın
sana, yine sana yandım Nesimî'de dün gece
gözlerinle yüzüleyim, bend olayım hallac'a
öyle hüküm buyurmuşlar tanrılar divanı'nda
ha ben sana yollanmışım, ha Muhammed Mi'rac'a

7 Aralık 2010 Salı

Kardeşimsin Alexis

Gördün mü Aleksandros (Alexandros Grigoropoulos), hayat nasıl devam ediyor tam da bittiğini sanırken? Nasıl da ardı arkasına ipe diziliyor gencecik ömrünün öfkesini adadığın karanlıklar.

Hayat, Aleksandros, hayat tam da hayat gibi karşımızda dikiliyor uzunca bir zamandan sonra. Hayat, kendisini katleden failinin yüzüne nasıl da vuruyor rezilliğini. Nasıl çıkarıyor acısını onca sinmiş ve sus pus kesilmiş anların. Kaçıp merdiven altlarına saklanan, atılan gaz bombalarının üzerine giderken nefesi gırtlağında tıkanıp kalan; şakağından, göğsünden, ama sen de bilirsin ki en çok sırtından vurulan çocuklarının çığlığını, nasıl devasa bir seste toplayarak çıkıyor meydana hayat, baksana.

Duydun mu Aleksandros, onca zaman sözü edilmeyen her şey yeniden, en başından sorgulanır oldu şimdi. Katledilen bütün yaşıtların çıkarıldı mezarlarından. En son sana isabet eden o kurşunla herkes, her millet, yani aslında dünyanın tek milleti olan insanlık, kendi yitirdiklerinin hesabını da sormaya ayaklandı. Ve bu hesabın oldukça kabarık olduğu işte o zaman anlaşıldı.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Yoldaş Pançuni - Yervant Odyan


Orijinal ismi “Inger Pançuni”  olan “Yoldaş Pançuni”, Anadolu Ermenilerini örgütlemek üzere parti tarafından gönderilen Pançuni yoldaşın biyografisi ve "sosyalist mektupları"ndan oluşan mizahi bir roman. Fransız Devrimi’nden sonra bütün uluslarda etkisini hissettiren milliyetçilik rüzgarı, Osmanlı egemenliğinde yaşayan Ermenileri de etkiler. Ermeniler arasında yoğun bir uluslaşma ve buna yönelik örgütlenme faaliyetlerinin başladığı bir dönemde Yoldaş Pançuni’yi kaleme alan Yervant Odyan, çok sayıda kitap, makale ve yazısının yanı sıra Tolstoy’dan Diriliş (1910) ve  Anna Karenina’yı (1911) Zola, Dostoyevski, Gorki, Twain’in kitaplarını Ermenice’ye kazandırması ile de ün yapmıştır.
Yoldaş Pançuni, 1869 İstanbul-Yenikapı doğumlu Yervant Odyan’ın Ermenice olarak yazdığı, 1911 ve 1914’te iki ayrı kitap olarak yayınlanan iki bölümden oluşmaktadır. Kitabın ilk bölümü, kahramanımız Yoldaş Pançuni’nin hayatına dair biyografik notlardan oluşurken, romanın ikinci ve önemli bir bölümünü kapsayan kısmı ise Pançuni’nin hareketin merkezine yolladığı ve bir nevi faaliyet raporu işlevi de gören sosyalist mektuplardan oluşuyor.

25 Kasım 2010 Perşembe

Aşk, Sarmaşık

"Aşk" sözcüğü sarmaşık demekmiş. Bir sarmaşık nasıl servileri, çınarları sarıp sarmalıyorsa aşk da servi boylu dilberleri, çınar gibi yiğitleri öyle sarıp sarmalarmış. Ve her sarmaşık sardığı ağacı kuruturmuş sonunda. Dıştan güzel ve yemyeşil gözükürmüş ama içten içe çürütür, kurutur, çökertirmiş.

İskender Pala
Aşk öyle bir hastalık ki, hasta bu hastalıktan zevk alıyor, kurtulmak, derman bulmak istemiyor. Öyle bir acı ki; aşk sahibi bunu arzu ediyor ve aşk derdine uğrayan kişi bir daha iyileşmek istemiyor. Acı çeken acıdan kurtulmak istemiyor.

Bir Türk Milliyetçilik Tarihi ve Coğrafyası- Çağlar Keyder


Cumhuriyetten Önce
Türk milliyetçiliği, Alman modelinin başlattığı çizgide, 19. yüzyılın ‘geç kalmış’ milliyetçilikleri genel bağlamında ortaya çıktı. Türk milliyetçiliğinin tam anlamıyla şekillendiği Birinci Dünya Savaşı yıllarında, bütün imparatorluklar dağılıyor ve milliyetçilik dünya çapında meşruiyet kazanıyordu. Türk milliyetçiliği, aynı zamanda, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki rakip milliyetçi akımlardan beslenmiş, bunlara tepki olarak geliştirilmiş ve bunların getirdiği sınırlamalara maruz kalmıştı. Osmanlı reformcuları, esas olarak devletin modernleştirilmesini hedefliyorlardı, imparatorluğu bu yolla koruyabileceklerini umdukları için, bu hedef milliyetçi bir boyut taşıyamazdı. Osmanlı eliti, pek çok etnik gruptan bireyler barındırıyordu ve bunların ortak çabası Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmadan modern dünyaya katılmasını sağlayacak bir dönüşüm gerçekleştirmekti. Çeşitli dinsel ve etnik grupların mensuplarından oluşan bu elit, hiç değilse Balkan Savaşlarına kadar, imparatorluğun ayakta kalabileceği yolunda iyimser bir inancı paylaşıyordu. Bugünden geriye bakarak, Osmanlılık’a bu bağlılığın safiyane olduğu hükmünü vermek yanlış olur.1912 sonrasında ise, hem Düvel-i Muazzama (Büyük Devletler) arasındaki rekabet hem de güçlenen yerel milliyetçilikler, imparatorluğun dağılması sürecine tersine çevrilemez bir ivme kazandırdı.

4 Kasım 2010 Perşembe

27 Mayıs 1960 Nasıl Okunmalı

Neredeyse yarım yüzyıl önce gerçekleşen 27 Mayıs darbesi, uzunca bir dönem hem siyaset sahnesinin solunda hem de sağında yer alanların tutum ve yönelimlerini etkilemiş önemli bir dönüm noktasını ifade eder. Hem hakim sınıflar bloku içindeki kamplaşmaların ve devletin belli başlı kurumlarının yeniden şekillendiği bir dönüm noktası olduğu için Türkiye’nin siyasi tarihinde boylu boyunca ele alınması gereken bir dönemeci ifade eder.

Siyasetin solunda yer alanlarının önemli bir kısmı oldum olası kendilerini 27 Mayıs’a sahip çıkmak zorunda görmüş, siyasetin sağındakiler ise 27 Mayısı lanetlemekle söze başlamayı adet edinmiştirler. Bugünkü AKP hükümetinin de kendisine yönelik MSP-RP geleneğini temsil etme iddialarına karşı özenle DP-AP-ANAP çizgisinin devamcısı olarak kendini tanıtmaya özen göstermesi rast gele bir durum değildir. Hatta belki AKP’nin karşısındaki rakiplerinin duruşları ve yan yana gelişleri kadar, edaları da bu eski kutuplaşmayı fazlasıyla andırmaktadır. Bir yandan da sosyalistleri bu kutuplamaya yedekleme gayretleri çoktandır olmadığı kadar artmaktadır.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Kız Ali- Nihat Behram


“Yaşamında ÖLÜM çınlamıştı,
Ölümündeyse YAŞAM..
Canı acıların saçağıydı, günahların yatağı,
Yalnızlığın kucağı..
Kanlı aktığından habersiz
Irmaklar gibiydi insanlık;
Kendi şarkısının dilsizi
Kendi düşünün körü,
sağırı kendi çığlığının..”

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin Aslan’ın kısa ama uzun soluklu yaşamlarını, mücadelelerini ve idam ediliş öykülerini anlattığı “Dar Ağacında Üç Fidan” adlı belgesel kitabıyla kitap severler arasında ün yapan Nihat Behram, 1946 yılında Kars’ta doğdu.

15 Ekim 2010 Cuma

imkansız

"Mümkünün son sınırına imkansızı elde etmek için çabalayanlar ulaşabilir ancak. Gerçekleşmiş imkanlar, zorlanmış imkansızlıkların sonucudur. Öyleyse nesnel olarak imkansızı istemek budala bir hayalcilik ya da kendini aldatmak anlamına gelmiyor. Tersine, en derin anlamıyla politika demektir bu. Bir politik hedefin gerçekleşmesinin imkansız olduğunu göstermek o hedefin anlamsız olduğunu göstermek demek değildir. Bunun göstereceği tek şey olsa olsa, bu tür bir eleştiriciliğin toplumdaki hareket yasaları konusundaki körlüğüdür; özellikle de toplumsal iradenin (yani bilincin) oluşumunu yöneten yasalar konusundaki..." (Karl Liebknecht)

12 Ekim 2010 Salı

Yalancı Tanıklar Kahvesi-Vedat Türkali

1950'li yıllardan 80'lere kadar siyasal hayatımızın önemli evrelerini, alt-üst oluşlarını yapıtları ile günümüze ustalıkla taşıyan Vedat Türkali, "Yalancı Tanıklar Kahvesi" ile spotları 70'li yılların sonuna çevirip 12 Eylül 1980 Darbesi'ne kadar giden sürece Muhsin'in yaşam hikâyesi eşliğinde ışık tutmaya çalışıyor.

İki ciltlik bir serüvene ev sahipliği yapan "Güven" ile otobiyografisinde de önemli bir yer tutan TKP’nin gayri resmi tarih yazıcısı ünvanını layıkıyla elde eden Türkali, "Bir Gün Bile Yaşamak", "Ölüme Bir Soluk Kala", "Yeşilçam Dedikleri Türkiye", "Tek Kişilik Ölüm" romanlarıyla yüzümüzü memleketin insan manzaralarına ve solun 1960-1980 arası tarihine çevirmesini biliyor.

2009 yılında 90. yaşını kutladığımız ustanın yazdığı romanlarının yanı sıra; senaryoları ile de kültürel hayatımıza katkıları azımsanmayacak düzeye erişmiş durumda. Senaryosunu kaleme aldığı ve Ertem Göreç tarafından filme alınan "Karanlıkta Uyananlar" , Türkiye'de Türk-İş'in kurulduğu 1950'li yıllara denk gelen dönemde sendikal hareketin durumunu bir fabrika direnişi üzerinden özetlerken, yine senaryosunu yazdığı ve Süreyya Duru tarafından çekilen "Güneşli Bataklık" 80 öncesi bir Türkiye atmosferi ile baş başa bırakıyor bizi.
  

28 Eylül 2010 Salı

Hamburg Barikatları-Larissa Reissner


Kitabın yazarı Larissa Reissner 1895 yılında Polonya’da doğmuştur. Marksist düşüncelere sahip olan babasıyla 1905 Devrimi sırasında Petrograd’a (Rusya) gelip uzun bir süre Rusya’da kalan Reissner, Bolşevik Devrimi öncesi ve sonrasında komünist bir dünya hedefine ömrü yettiğince hizmet etmeye çalışmıştır.

Ekim Devrimi’nden önce, Gorki’nin çıkardığı Novaya Zitkin gibi birçok dergide yazılar yazdı. Yazdığı oyunlar ve şiirler ile de dönemin burjuva liberallerini, sosyal demokratlarını yerden yere vuran Reissner, Kerenski hükümetine karşı yazdığı bir yazıda keskin sanatçı duyarlılığını göstermiş ve Rusya'da büyük yankı uyandırmıştır. Ekim Devrimi’nden sonra Kızıl Ordu saflarında Çekoslavakya’ya giden yazar, Volga donanmasında savaşa katılmış ve anılarını “Cephe” adlı kitabında aktarmıştır.

Ayna Korkusu-Tarık Ali


60’lı yıllardan günümüze önemli politik kişiliklerden bir olarak tanıdığımız Tarık Ali, politika dışındaki farklı ilgi alanlarıyla Avrupa’nın kültürel dünyasında önemli bir rol oynamayı sürdürmüştür.Belgesel film yapımcılığının yanı sıra, oyunları ve kitaplarıyla da tanınan Tarık Ali, özellikle Doğu kültürünü bir Batılı gözüyle yorumlayan ve Doğu ile Batı kültürlerini buluşturan romanlarıyla son zamanlarda karşımıza çıkmaktadır.

Pakistan doğumlu olması sebebiyle Doğu kültürünü çok iyi bilen ve yüksek öğrenimini Oxford’da tamamlayıp Londra’da yaşayan bir Batılı olarak “Nar Ağacının Gölgesinde”, “Selahaddin’in Kitabı” romanlarında bu ikilemi okuyucusuna çok iyi yansıtabilen yazar, “Ayna Korkusu” nda bu defa Doğulu kimliğinden sıyrılıp, kendi deyişiyle “bir Avrupa romanı” yazma girişiminde bulunmuş.

Ayna Korkusu, 20. yy’da solun macerasını, bütün yükseliş ve düşüşleriyle harmanlayan derin bir politik kavrayış gücüyle kaleme alınmış bir roman. I. Dünya Savaşı’ndan Berlin Duvarı’nın yıkılışına kadar Avrupa’nın 20. yy tarihine, komünizm adını verdikleri kızıla boyanmış bürokratik devletlerde yaşayan insanların perspektifinden bakan anlatımıyla da ilgi çekici bir kitap.

29 Ocak 2010 Cuma

Tol-Murat Uyurkulak


Benim bugünkü seçimim, beni çok heyecanlandıran bir romandan söz etmek. Seçim yasağına sığındığım sanılmasın. Seçimler yaklaştıkça gürültünün gücüne iyice yaslanıp ikbal avına çıkan beter muktedirlerin kararttığı dünyamıza çok inanmayın, isterim. 'Seçimler bir şey değiştirecek olsa, çoktan yasaklanırdı' sözünü hatırlatarak, eğer hemen yarına yönelik bir umudunuz varsa bir an evvel köreltin isterim. Hayatımızı gerçekten değiştirecek olanın nasıl bir şölen olacağına dair kişisel arkeoloji çalışmamda tesadüfen varmış olduğum bir durak, sözünü edeceğim roman. Murat Uyurkulak'ın romanı: Tol
Tol'un altbaşlığı, "Bir İntikam Romanı". İrkiltici bir uzlaşmazlığın, koyu mu koyu bir yeisin romanı, aynı zamanda. Kuşaktan kuşağa devredilen bir lanetin izini sürmek için yola düzülen bir adamın romanı. Kendine, tam da tükendiği, yolun sonuna geldiği, silinip kaybolmak, ardında en ufak iz bırakmadan buharlaşmak istediği bir anda armağan edilir, hiç tanımadığı babasının serüveni. Uzun bir tren yolculuğu boyunca başka bir lanetlinin eline sıkıştırdığı defterlerden, o acılı dönüşme-paralanma-kaybolma serüvenini takip eder.