11 Mart 2014 Salı

Bir Şölen, Bir Direniş Öyküsü:Gezi Direnişi


Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar 
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm 
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destanımızda yalnız onların maceraları vardır.

Onlar ki uyup hainin iğvâsına
sancaklarını elden yere düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup 
kaçarlar evlerine
ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler
ve yeşil bir ağaç gibi gülen 
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat küfreden onlardır,
destanımızda yalnız onların maceraları vardır. 

Nazım Hikmet Ran

27 Mayıs 2013'de Taksim Gezi Parkı'na yıkım için giren iş makinelerine engel olmak isteyen bir avuç çevreciye polisin pervasızca müdahale etmesiyle başlayan ve birkaç gün içinde sosyal medya aracılığıyla tüm yurda yayılan, 79 ilde (İç İşleri Bakanlığı verilerine göre sadece Bingöl ve Bayburt'ta eylem olmamış) milyonlarca insanın sokağa çıktığı bir direniş hareketinden bahsediyoruz.

Öyle bir direniş ki; kapsadığı alan, süresi ve içeriği itibariyle Türkiye tarihinin en görkemli direnişlerinden, halk hareketlerinden biri olmaya aday. Kimilerine göre ise en muazzamı. Tüm dünyanın gözü kulağının Türkiye'ye çevrildiği, direnişe ortak olan hemen hemen herkesin "Oradaydım" demekten onur duyacağı bir büyük şölen. 
Baharda görmeye alışkın olduğumuz çiçeklerin Haziran'da da açmaya devam ettiği ve baharın Temmuz’a kadar sarktığı bir yıl. 
Bu uzun baharın etkisiyle memleketin her yerinin rengarenk çiçeklerle donatıldığına tanık olduk. İlk önce Taksim'de filizlenen çiçekler, büyülü bir rüzgarın etkisiyle bütün kentlere, meydanlara savurdu tohumlarını. Yeryüzünün bütün renkleri bir araya geldi Taksim'de. Sonra Kızılay'da, Gündoğdu'da, Armutlu’da çiçekleniverdi bütün sokaklar.
Ve elbette, çiçeklerin kokusuna, baharın güzelliklerine tarihin hiçbir döneminde tahammül edemeyenler de sokaktaydı. Gezi Parkı’ndaki birkaç ağaca tahammülü olmayanlar, sokakların çiçeklerine kavuşmasını da hazmedemedi. Çiçekleri sokaklardan koparmaya çalıştılar. Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Berkin Elvan, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan ve Hasan Ferit Gedik Gezi Direnişi eylemleri sırasında uygulanan devlet şiddeti nedeniyle hayatını kaybettiler. Taksim’de ağaçların kesilip yerine AVM’nin yapılmasına tepkiyle büyüyen eylemler devam ederken, Diyarbakır’da, Şırnak’ta da ormanların yok edilip yerine büyük karakolların(Kalekol) yapılmasına tepki eylemleri başlamıştı. Bu eylemlere de tahammül edemeyen aynı devlet, halkın üzerine doğrudan ateş açarak Medeni Yıldırım’ı da aramızdan aldı.

Gezi Direnişi sırasında hayatını kaybedenlerin dışında onlarca, yüzlerce kişi yaralandı. Devlet kimi zaman polisini, jandarmasını halkın üzerine salarken, kimi zaman da faşist çeteleri devreye soktu. Doğrudan insanlar hedef alınarak fişeklerle gaz bombaları sıkılması, ara sokaklarda sıkıştırılan eylemcilerin sopalarla döve döve öldürülmesi, palalarını kadınların üzerine sallayan faşistlerin sokaklarda peydahlanması devlet şiddetinin tüm çıplaklığı ile görülmesini sağladı. Halk sokağa döküldükçe devlet şiddeti arttı. Devlet şiddetin dozunu arttırdıkça halkın tepkisi büyüdü, tepki sokakları, meydanları taşırdı. Gaz bombaları, TOMA’lar, bol kimyasallı tazyikli sular, gerçek mermilerle halka uygulanan şiddetin kitleleri geri çekmeyeceğini fark eden devlet, yüzlerce yıldır deneyimini kazandığı kirli savaş oyunlarını devreye sokmaya başladı. Her isyanı dış güçlere bağlamaya pek meraklı kamuoyuna, direnişin arkasında “faiz lobisi”, “Amerika”, “İsrail”, “Soros” gibi dış güçlerin olduğu yalanı servis edilmeye başlandı. Devlet geleneği pek değişmemişti anlaşılan. İktidarın elinde bu manipülasyonu yerine getirecek yeterli medya desteği vardı ama geçmişten farklı olarak, haber saklanarak, bilgiler çarpıtılarak yaratılan karanlığı yırtacak sosyal medya da vardı artık. İktidarın yalanlarına toplumun %50’sinin önemli bir bölümü inanmak isterken, geri kalan %50’nin kesinlikle inanmaya niyeti yoktu. İktidarın ve iktidarın kalemşörlerinin kullandığı söylemler, direnişinden süzgecinden geçiriliyor ve bu söylemler çok kısa sürede muktedirlere karşı bir silaha dönüşüyordu. Örneğin, sokağa çıkan herkesi “Çapulcu” diyerek aşağılamaya çalışanlara inat, kısa sürede herkes birer çapulcuya dönüşerek bu saldırıyı geri püskürttü. 

Şehir şehir, mahalle mahalle polisin egemenliğini yitirdiği, egemenlerin devletin kolluk kuvvetlerine verdiği görevlerini yerine getiremediği, hakimiyetin direnen halka geçtiği, meydanların zapt edildiği bir halk ayaklanmasından bahsediyoruz. Sadece meydanların değil, o meydanlara nefes aldıran sokakların, caddelerin, ana yolların da ablukaya alındığı bir direniş.

15-16 Haziran Direnişi'ni yaşamış, Tariş Direnişi'ni gören, Fatsa'yı okumuş, 12 Eylül Darbesi öncesi ülkenin politik atmosferini çok iyi bilen “ablalarımız, abilerimiz” böyle bir tabloya tanık olmadıklarını söylüyorlar. 95 Gazi Ayaklanması'nı, 1996 1 Mayısı'nda Kadıköy'ü, 2010'da Tekel Direnişi'ni gören bir nesil olarak bizler de böyle bir eylem, böyle bir halk hareketini daha önce yaşamadığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. 15-16 Haziran Direnişi daha çok İstanbul ve İzmit ile sınırlıydı ve sadece 2 gün sürmüştü. Tariş Direnişi, 15-16 Haziran'dan daha uzun (yaklaşık 1 ay) sürmesine rağmen, o da sadece İzmir'de etkili olmuştu. Fatsa yine öyle. 1995 Gazi Ayaklanması da sadece İstanbul'un birkaç mahallesi ile sınırlı kalmıştı.

1984'ten bu yana hala devam eden Kürt isyanını ise Gezi ile karşılaştırmak hata olur. Zira bu ayaklanma zaman zaman şiddeti azalıp artsa da 30 yıldır devam ediyor ve Kürdistan'da yaşayan Kürtler, Gezi Direnişi'nde 1 ay boyunca yaşananları 30 yıldır neredeyse her gün yaşıyorlar. Yani orada 1 gün, 1 hafta veya birkaç ay ile sınırlı olmayan ve sürekliliği olan bir hareket söz konusu.

Gezi ile karşılaştırabileceğimiz bu ayaklanmaların amaçları, niteliği, örgütlülüğü, kapsadığı kitle gibi özelliklerinin zaten Gezi'den çok farklı olduğunu biliyoruz. 
Gezi Direnişi ile karşılaştırmasını yaptığımız ve yukarıda ancak birkaçını sayabildiğimiz Türkiye’deki onlarca halk hareketi, direniş ve kalkışmalara farklı şehirlerden destekler gelse de, bunların çok sınırlı ve cılız kaldığını söyleyebiliyoruz. Halbuki, Taksim Gezi Parkı ile İstanbul'da başlayan direniş, çok kısa sürede diğer şehirlere taşarken, bazı günlerde de diğer şehirlerin sokakları, İstanbul'dakinden daha etkili direnişlere, eylemlere sahne oldu. Bazı günler Gezi Parkı'nda direnişçiler eğlenirken, Ankara'da sabaha kadar şiddetli çatışmalar devam ediyordu.
Yani mesele; Gezi'yi de, Taksim'i de, İstanbul'u da aşmıştı.

Direnişin coğrafyası, bir park değil, koskoca bir ülkeydi artık.

Gezi, sadece Gezi’den ibaret değildi ama nereden çıkmıştı şimdi bu Gezi Parkı gündemi?

İktidarın Simgesel Fethi: Taksim Meydanı
Tarihi Topçu Kışlası
Taksim Gezi Parkı ile ilgili AKP hükümetinin son birkaç yıldır dillendirdiği bir tasarrufu bulunuyordu zaten. Gezi Parkı ve oradaki ağaçlar yerle bir edilip, yerine Topçu Kışlası ve Alışveriş Merkezi'nden oluşan bir yapı inşa edilecekti. Üstelik bununla kalınmayacak, Atatürk Kültür Merkezi'nin yerine bir Opera Binası ve yine Taksim'in orta yerine de bir Camii yapılacaktı. Yıllardır Taksim Meydanı ile ilgili temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze getirilen gündemler bunlardı.

Her iktidarın yaptığı gibi, AKP de kendi sembollerini en görkemli şekliyle, ülkenin en görkemli meydanına yerleştirmek istiyordu. Taksim Projesi ile kendi Osmanlıcı tarih anlayışını öne çıkarıp, bütün kurumlarıyla ele geçirdiği iktidarın simgesel fethini de hedefliyordu. Seçilen simge Taksim'di ve iktidarın ele geçirildiğinin kanıtı olarak imzayı da ülkenin en önemli meydanı Taksim'e atacaktı. Nasıl ki Cumhuriyet'in kurucu kadroları 31 Mart isyanında Hareket Ordusu'na en çok direnen Topçu Kışlası'nı Osmanlı dönemini sembolize ediyor diye yıktıysa, AKP iktidarı da 31 Mart isyanında direnenlere sahip çıkarak kışlayı yeniden yapmak istedi. Bir nevi tarihi hesaplaşma. Ama AKP'nin son hamlesiyle iyiden iyiye kan davasına dönüşen Taksim uğruna geçmişte ve bugün işlenen cinayetler, yok edilen tarih, kültürel miras, kesilen ağaçlar, toplumun hatıralar mekanı Taksim'e yapılan her türlü müdahale toplumsal vicdanı da yaralıyordu.

31 Mart İsyanı, II.Abdülhamit döneminde, padişahın yönetimi Meclis-i Mebusan ile paylaştığı II. Meşrutiyet yönetimine karşı çıkmıştı. Yani II. Abdülhamit yanlıları tarafından mutlakiyetçiliği tekrar egemen kılmak için başlatılan bir isyandı. Topçu Kışlası'nda başlayan bu isyan, İstanbul'un birçok yerine yayılmış ve şehir nerdeyse isyancıların eline geçmişti. İçinde Mustafa Kemal'in de bulunduğu Harekat Ordusu, Selanik'ten İstanbul'a gelerek isyancıların önemli bir kısmını Topçu Kışlası'nda katlederek isyanı bitirmişti. II. Meşrutiyet'e karşı başlatılan isyan, Topçu Kışlası'nda başlayıp Topçu Kışlası'nda bitirilmişti. 31 Mart isyanındaki bu rolünden dolayı, 1930'larda başlatılan bir proje kapsamında Topçu Kışlası 1939 yılında yıkıldı. Yerine de şimdiki Gezi Parkı yapıldı. Ne tesadüftür ki; tam bir asır önce Abdülhamit Mutlakıyetçiliği’ni tekrar canlandırmak için başlatılan isyana ev sahipliği yapan yer, günümüzde ise benzer bir mutlakıyetçiliği bitirecek bir isyana ev sahipliği yaptı. 

Direniş nasıl başladı? 
Sırrı Süreyya Önder kepçelere direniyor 
Bütün bu olup bitenleri en başından beri takip edip, olacaklara karşı çıkanlar hep vardı ama onlar o kadar az kişiydiler ki memleketin gündemini çok fazla işgal edemediler. Ağaçların kesilmesinin gündemde yer alamamasının tek sorumlusu; iktidarın sözünden çıkmayan, iktidara göre haber yapan medya değildi elbette. Çevreye ve çevre hareketlerine duyarsız kalan ve memleket havasını soluyan herkesin suçuydu bu. "Kapitalizm Barbarlıktır" diye dilimize dolamıştık ama sosyalizm gelmeden de “yaşanabilecek bir çevre” için mücadele etmekten imtina ediyorduk. Taksim Projesi ve Gezi Parkı'nın yıkımına karşı "Taksim Dayanışması" adıyla 100 kadar örgüt bir araya gelmişti ama kepçeler TV'den görülünceye kadar dayanışma sembolikti.

İlk günlerde, Gezi Parkı'na giren ve ağaç katliamına başlayan devletin kepçelerine engel olmak isteyen bir avuç insanın çığlığı yeterince medyada yer bulamayınca çok fazla tepki de doğmadı haliyle. Ama, ne zamanki Sırrı Süreyya Önder "ben ağaçların da vekiliyim" diyerek kendini kepçelerin önüne attı, o zaman işin rengi değişmeye başladı. Üstüne de, vatandaşa saldırırken kendinden geçen bir polisin hışmına uğrayan Kırmızı Elbiseli Kadın, Reuters muhabiri tarafından fotoğraflanıp tüm dünyaya servis edilince işin rengi iyice değişti, hayatın rengi kızıla çaldı.

Sosyal medya ve uluslar arası medya aracılığıyla tüm dünya ile birlikte Türkiye’de de izlenen bu görüntüler halkın öfkesini kabartmaya yetti. Ve bu öfke birkaç saat içinde bir sele dönüştü, birkaç gün içinde de çığrından çıktı. İşte burada direniş boyunca herkesin diline pelesenk olmuş o sihirli cümleleri söyleyebiliriz:

"Mesele 3-5 ağaç değil"

Bu cümle öyle sihirli ki, bu cümle o kadar çok söylendi ki; bi ara, her gün 1.500 kez söylendiğinde direniş devrimle taçlanacak zannettim. Ama, çok doğru ve direnişi çok iyi özetleyen bir cümleydi. Direnişin ağaçların kesilmesine razı gelinmemesi üzerine başlaması, çevre hareketlerinin çok zayıf olduğu memleketimiz için hayırlı bir şeye vesile oldu ve çevre duyarlılığı bir nebze de olsun artmış oldu. Ama gerçekten "mesele 3-5 ağaç değildi" 

Herkesin bir nedeni var 
Alkol yasağı vb. düzenlemelerle gündelik hayatına müdahale edilmesine tepki gösterenler, "AKP yavaş yavaş şeriatı getirecek" endişesiyle gözüne uyku girmeyenler, "Kürt açılımı" ve peşi sıra gelen "Barış Süreci"nde ülkenin bölüneceği korkusu taşıyanlar, son dönemlerde Kürtlere çok fazla taviz verildiğini düşünen Kürt ve tüm azınlık düşmanları, AKP'nin vahşi kapitalizmi andıran neoliberal politikalarına karşı çıkanlar, AKP'ye ve tüm burjuva iktidarları yıkmadan insanlığın özgürleşemeyeceğini düşünen ve kapitalizme karşı başka bir dünya tahayyül edenler, sanatın ve kültürel mirasın ucube görülmesini sanatçının hakir görülmesini içine sindiremeyenler, amansızca girişilen çevre katliamlarına göz yummak istemeyenler, kimliğini rahatça ifade edip, kendi kültürü ve inancını yasaksız- baskısız yaşamak isteyenler, cinselliğini istediği gibi yaşayıp belirli cinsel kalıplara sokulmaya "Yeter Artık!" diyenler, kendini mü'min gibi gösterip iktidar olunca gerçek yüzünü gösteren hırsızların peşinden artık gitmek istemeyen gerçek mü'minler, her gün her an erkek şiddetine maruz kalan, katledilen, tecavüz edilen ve katilleri, tecavüzcüleri ellerini-kollarını sallayarak sokakta dolaşan kadınlar, her yıl değişen eğitim sistemi ve yarış atı gibi girdikleri eleme sınavlarıyla gelecekleri çalınanlar..Yani Ulusalcılar, Milliyetçiler, Sosyalistler, Kürtler, Aleviler, Çevreciler, Feministler, LGBTT bireyleri, işçiler, emekçiler, Anti-Kapitalist Müslümanlar, kadınlar, öğrenciler herkes sokaktaydı.

Tayyip Erdoğan’ın Kişiliğinde Simgeleşmiş Otoriterleşme
Farklı dertleri olan kitlelerin ortak meselesi, Tayyip Erdoğan'ın şahsında cisimleşmiş olan iktidarın tahakkümü idi. Sokağa çıkan binbir çeşit fikirdeki insanı ortaklaştıran da burasıydı: "tahakküme, otoriteye karşı çıkmak"

İnsanların gündelik hayatlarına müdahale edilmesi, müdahale edilirken muhatapların fikrinin alınmaması, müdahale edilmesine tepki gösterenlerin şiddete, gözaltılara ve çeşitli tehditlere maruz kalması, "ben yaparım, kimseye de sormam" anlayışı; evden sokağa çıkmak için kimseden icazet beklemeyen diğer %50'yi bir araya getiren, 1 aydan uzun bir süre bir arada tutan da bu tutkaldı. 
Direnişi bu noktaya taşıyanın Başbakan'ın sert üslubu olduğunu düşünenlerin ve “Başbakan bu üslubundan vazgeçseydi olaylar bu kadar büyümezdi” diyenlerin de bir hayli fazla olduğunu görebiliyoruz. Bu tespit kısmen geçerli olabilir. Ama bu tespitin peşi sıra Tayyip Erdoğan'ın sert üslubuna karşı Abdullah Gül'ün veya Bülent Arınç'ın daha yapıcı olduğu dile getirilince baştan yapılan tespitin hiçbir anlamı kalmıyor. Zira bu tespit, her ne kadar aralarında zaman zaman görüş ayrılıkları olsa da bütün bu yapılanların bir hükümet politikası olduğu gerçeğinin üzerini örtüyor ve tek sorunun Tayyip Erdoğan’ın nevi şahsına münhasır “Kasımpaşalı” üslubuymuş gibi bir yanılgıya düşülüyor. 

Tayyip Erdoğan'a AKP Genel Başkanı olarak iktidara oynadığı günden bu yana bir rol biçilmiş. Taviz vermeyen, burnundan kıl aldırmayan, dediğim dedik bir karakter çizilmiş kendisine. O da bu karakteri çok iyi oynuyor. Böylece, önceki kuşak parti liderlerinden farklı bir imaj çiziyor. Mesut Yılmaz'da, Tansu Çiller'de, Bülent Ecevit'te olmayan bir özellikle, "Güçlü Lider" imajıyla çıkıyor halkın karşısına. "Güçlü Lider, Güçlü İktidar, Güçlü Türkiye" mottosunun seçim dönemlerinde çokça kullanılması da tesadüf değil. AKP'yi iktidara getiren ve uzun zamandır iktidarda tutan en önemli dayanaklarından birisi de bu. Gezi Direnişi'ne başından itibaren sert bir tavır alan Tayyip Erdoğan'ın sert üslubunu devam ettirmesinin nedeni, salt kişisel ihtirasları, karakter yapısı ile açıklanamaz. Bu doğrudan doğruya bir hükümet politikasıydı ve bu sert üslubun yumuşaması, taviz vermeyen bir liderin bir avuç çapulcuya taviz vermesi AKP'yi iktidardan edebilirdi. Bu nedenle Tayyip Erdoğan hiç taviz vermedi. Direnişçilere karşı yumuşama gerektiği zaman bunu bir başkası yaptı. Bu kişi bazen Vali Mutlu, bazen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, bazen de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül oluyordu. 

Kendiliğindenci Bir Hareket
Gezi Direnişi, birçok politik çevreyi bir araya getirirken, pek sokakta görmeye alışkın olmadığımız bir kitleyi de sokağa çıkarmayı başardı. Gezi Direnişi'ni diğer direnişlerden asıl farklı kılan da buydu ve hareketin "kendiliğindenci" özelliğini sağlayan da bu kitleydi. Bu kitle; kimilerine göre şimdiye kadar ülke gündemlerine kayıtsız kalmış, duyarsız apolitik bir gençlik, kimilerine göre 12 Eylül 1980 öncesinin ve 90’lı yılların siyasal hareketliliğini bizzat yaşamamış “kayıp kuşak” 90 kuşağı veya "Y Kuşağı". Kimilerine göre ise örgütsüz çoğunluk. Bilgisayarın başından kalkıp reel hayatı yaşayamadıklarını, arkadaşlıklarının, dostluklarının, oyunlarının, eğlencelerinin, yani hayata dair birçok gerçekliklerinin sanal olması onları topyekün olarak asosyal bireyler kategorisine sokuyordu doğrudan.

Bu kitle öyle bir kitleydi ki; ülke gündemi ile ilgili konuşan hemen herkesin sözünün bir yerinde mutlaka dillendirdiği “bu memleketten bir şey olmaz” sözünü haklı çıkarmak için işaret ettikleri bir “güruh” ve bir süre sonra da siyaset yapmamak için kullanılan bir bahaneydi.

Üstelik bu kuşağın önemli bir bölümünün 68'li ve 78'li büyükleri tarafından "aman siyasete bulaşma, okulunu oku, olaylara karışma" vb. öğütlerini dinleyerek büyüdüklerini bildiğimiz halde, yine de onların bu kadar sessiz kalmasındaki tüm suçu onlarda buluyorduk. Hatta memlekette uzun zamandır direniş kültürünün yeşermemesinin en büyük müsebbibi de bu apolitik kayıp kuşaktı.

Bu kuşak şimdiye kadar susmuştu ama gözleri kör, kulakları da sağır değildi. Bu kuşağı topyekün eleştirenlerin siyasete dair bilmedikleri birçok şey vardı. 

Öyle ki, bu kuşak;
Madımak'ta diri diri yakılan aydınlar, sanatçılar için söylenen türkülerle büyüdüler.
Gazi Mahallesi'nde kahvehaneler tarandığında o gün devlete karşı öfkesini kusacak kadar büyük değillerdi ama Gazi'nin yıl dönümlerinde Hasan Ocak'ın fotoğrafını taşımaktan geri durmadılar.
Cizre'de halkın üzerine panzer sürülürken çok küçüktü ama asit kuyularından kemikler çıkarıldığında, Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol katledildiğinde, Şemdinli'de Umut Kitabevi bombalandığında her şeyi anlayacak yaştaydı.
1987 Bahar Eylemleri'ni yaşamamıştı ama Tekel Direnişi'nde Ankara'nın soğuğunu işçilerle paylaşıp, onların direnişine omuz vermişti. 
Eğitim-Sen, sokakta verilen mücadeleyle kurulduğunda daha çok küçüklerdi ama 4+4+4 eylemlerinde öğretmenlerinin yanı başında, onlarla omuz omuzaydı.
1977 1 Mayısı'nı yaşamadılar ama 30. yılında tekrar Taksim'e çıkmak isteyen 78'lileri yalnız bırakmayıp saatlerce onlarla beraber gaz yediler.
Bu kuşak; siyaseti anlayacak yaşa geldikten sonra AKP'den başka bir iktidar, Tayyip Erdoğan'dan başka bir Başbakan görmediler. 

Bu kitle herkesin ve kendilerinin de sandığının aksine; apolitik olmadıklarını, memleketlerine ve dünyaya boş gözlerle bakmadıklarını, yerkürede tükettikleri oksijenin boşa gitmediğini dosta-düşmana herkese gösterdiler.
Gezi Direnişi’nin ana gövdesini oluşturan bu örgütsüz, belki de hayatında ilk kez iktidara karşı başkaldıran bu kitlenin arasında “örgütlü güçlerin” azınlıkta kalması, kitleleri yönlendirici özelliğinin pek işe yaramaması bu direnişin bu kadar kitleselleşmesinin en önemli sebebidir.

İktidarın tahakkümüne karşı yıllardır öfkesini biriktiren halk, iktidara alternatif yaratamayan Sol'a da çok fazla güvenmiyor ve bir yandan da kızıyor. Sol'un parçalı ve kendi içindeki rekabetçi yapısı, değişen dünyaya karşı kendini yenileyememesi, gündelik yaşam kaygıları ile hareket eden halkı küçümsenmesi, iktidara karşı çıkarken kendi içinde iktidarlar yaratması gibi faktörler, Sosyalist- devrimci örgütlerden halkın uzak durmasına neden oluyor. Ama, örgütlerden ve örgütlerin bizzat organize ettiği eylemlerden uzak duran, evden çıkmayan halk; Gezi Direnişi’nde, kendiliğinden gelişen bir harekette ise eve hapsolmak istemedi. 

Gezi Parkı’ndan yükselen bu hareketi hiçbir örgüt yönetip, yönlendiremediği gibi, bunu yapacak gücü de yoktu zaten. Herkes gibi örgütlü güçler de bu direnişi şaşkınlıkla izlediler ve ana gövdenin peşine takıldılar. Her ne kadar kimi devrimci örgütler uzun zamandır yayın organlarında “Devrim Geliyor”, “Şimdi Ayaklanma Zamanı” temalı yayınlar yapsa da bunların hepsi lafazanlıktan ibaretti. Kimsenin böylesine görkemli bir ayaklanma falan beklediği yoktu. Zaten bu örgütlerin böylesi bir ayaklanmaya nasıl hazırlandığını hepimiz gördük. Türkiye Sol Hareketi bir bütün olarak Gezi Direnişi’ne hazırlıksız yakalandı ve hazırlıksız yakalandığı için insiyatif sahibi olamadı. Direnişin bazı bölümlerinde, örgütlü güçler deneyimli oldukları alanlarda kitleye ne yapması veya ne yapmaması gerektiğini göstererek zaman zaman harekete yol gösterici oldular. Bir araya gelen birbirine benzemez, hatta teorik ve pratik olarak birbirine düşman kesimlerin bir arada durabilmesini sağlayan ya da kolaylaştıran bağlantı unsurları oldular. 

Gezi Direnişi Cumhuriyet mitinglerinden farklı mı?
Gezi Direnişi'ni; birçok şehirde kitlesel bir şekilde cereyan etmesi, orta sınıfın da sokağa çıkması ve AKP karşıtı bir hüviyete sahip olması gibi nedenlerle Cumhuriyet mitingleriyle karşılaştıran çok oldu. Türkiye siyasi tarihinin hükümet karşıtı en büyük hareketlerden ikisinden bahsediyor olsak da, benzerliklerinden çok farklılıkları daha fazla olan, hatta bu farklılıkları ortaya koyduğumuzda benzerliklerinin anlamını yitirdiği iki ayrı eylemler dizisinden söz ediyoruz. 
  • Cumhuriyet mitingleri, ordu başta olmak üzere çeşitli siyasi parti, dernek ve hareketin (CHP, ADD, İP vb.) örgütlediği bir eylemler dizisi idi. Eylemlerin hangi şehirde, ne zaman yapılacağı önceden belli idi. Hatta hangi mitingte kimin konuşmacı olacağı bile önceden bu örgütler tarafından kararlaştırılmıştı. Mitingler Pazar günlerine denk getiriliyor ve diğer şehirlerden mitingin yapılacağı şehre otobüslerle insan taşınıyordu. Yani Cumhuriyet Mitingleri, her yönüyle baştan aşağı örgütlü olan bir eylemler dizisi idi. Gezi Direnişi ise, birden bire Taksim Gezi Parkı'nda patlak veren ve aynı gün sosyal medya aracılığıyla tüm ülkeye duyurularak kendiliğinden gelişen bir eylemdi. Hiçbir parti veya örgütün öncü rolü olmadığı gibi, siyasi partilere karşı genel bir tepki de vardı. Siyasi figürlerin ve sembollerin ön plana çıkmasına izin verilmedi. Hatta, Gezi Direnişi'nin kıvılcımını çakan Sırrı Süreyya Önder'e BDP'li olması nedeniyle mitingte konuşma izni verilmedi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu önceden planlanmış Kadıköy mitingi iptal edilip CHP kitlesi ile birlikte alana geldiğinde bütün CHP bayrakları indirildi ve Kılıçdaroğlu sıradan bir aktivist gibi alana gelip konuşma yapmadan çıktı gitti. 
  • Cumhuriyet mitingleri, AKP'nin Cumhuriyet'in değerlerine saldırmasına karşı çıkan ve AKP'den önceki düzeni isteyen kesimlerin katıldığı eylemler iken, Gezi Direnişi ise Cumhuriyet mitinglerine katılan kitleyi de kapsamakla birlikte, genel olarak hem eski düzene hem de yeni düzene karşı çıkan kitleleri sokağa döktü. Cumhuriyet mitingleri eski vesayetçi rejimin savunuculuğunu yaparken; Gezi Direnişi, medyası,ordusu, polisi, hükümeti, partileri, yargısı, yerel yönetimleriyle eski-yeni tüm düzene karşı bir duruşa dönüştü. 

  • Cumhuriyet mitinglerinde, örgütlü ulusalcı güçler aracılığıyla sokağa dökülenler, AKP'yi devirecek en önemli güç olarak devletin ordusunu görüyordu. Meydanları dolduran milyonlar, kendi gücünden çok ordunun gücüne güveniyordu. "Ordu Göreve" sloganı bu mitinglerin olmazsa olmazı olmuştu. Gezi Direnişi'nde ise ordu umut kapısı olamamasının yanı sıra, devletin tüm kurumlarıyla birlikte hedef tahtasına oturtulmuştu. Gezi Direnişi halka, kendi öz gücünden başka hiç bir güçten medet ummamaları gerektiğini gösterdi. Halkın önemli bir bölümü kendi gücünün farkına vardı. Daha önce sadece "Mustafa Kemal'in Askerleriyiz" diye slogan atan insanlar, artık bu sloganın yanı sıra diğer kesimlerle birlikte "Faşizme Karşı Omuz Omuza" sloganını atmaktan imtina etmediler. 
  • Cumhuriyet mitingleri AKP'yi zayıflatmak, hatta iktidardan düşürmek için tertiplenmesine rağmen, tam tersi etki yaratarak AKP'nin güçlenmesine vesile oldu. Bu eylemlerden sonra gelen süreçte, AKP'nin gittikçe güçlendiğini gösteren gelişmelerle (2009 Seçimleri, 2010 Anayasa Referandumu, 2011 Seçimleri) birlikte milyonlarca kişiyi sokağa dökenler ve sokağa dökülenler AKP'nin zayıflamasının çok zor olacağına kanaat getirdi. Yani Cumhuriyet mitingleri bir yenilgiydi. Gezi Direnişi ise, Taksim Gezi Parkı'na AVM yapılmasına karşı gelişen bir tepkiydi ve sonucunda AVM projesi rafa kaldırıldı. Ayrıca herhangi plan dahilinde olmamasına rağmen AKP'nin güç kaybetmesine vesile oldu ve AKP'nin zayıflatılabileceğine inanan insanların sayısını arttırdı. 
  • AKP Cumhuriyet mitinglerinin kendi ekmeğine yağ süreceğini öngördüğü için, mitinglere hiçbir şekilde polisle müdahale etmedi. Mitinglerde darbe talep eden pankart açılmasından, hükümeti devirmeye yönelik söylemlere kadar AKP açısından polis müdahalesinin imkanları çok fazla olmasına rağmen, AKP hükümeti mitinglerin olaysız geçmesini sağladı. Gezi Direnişi'nde ise polis amansız bir şekilde kitleye saldırdı ve onlarca insanın yaralanmasına ve 7 kişinin ölümüne yol açtı. Cumhuriyet mitinglerinde polisin saldırmamasının nedenlerinden biri olarak Ordu faktörü gösterilebilir. Türk ordusu, Cumhuriyet mitinglerinin yapıldığı dönemde (2007 yılı) hala AKP karşıtı bir konumdaydı ve AKP için bir tehdit idi. Milyonlarca kişinin katıldığı mitinglere yapılacak bir polis saldırısı ülkenin karışmasına ve ordunun darbe yapmasına zemin hazırlayacaktı. Gezi Direnişi'nde ise polis de ordu da AKP'nin elindeydi ve AKP gerektiği yerlerde orduyu da kitleye saldırmak için kullandı. 
Bir Orta Sınıf Hareketi mi?
Gezi Direnişi'nin yaşadığımız topraklardaki diğer direnişlerden farklılıklarını ortaya koymaya devam edebiliriz. 
Gezi'de, ne Şemdinli ve Diyarbakır'daki gibi sadece Kürtler sokaktaydı, ne de 95 Gazi'de olduğu gibi varoşlarda yaşayan emekçiler, ne de 15-16 Haziran'daki gibi sadece işçiler. Bu kesimlerin hepsi alanlardaydı ama şu ana kadar alanlarda pek görmediğimiz  "Beyaz Yakalılar" da direnişin bir öznesi oldular. 

Bu kez, her Cuma akşamı olduğu gibi bir-iki tek atmaya değil, direnişe omuz vermeye, direnişin bir parçası olmak için gelmişlerdi Taksim'e. Vodka-vişne için değil, "Bu biber gazı bir harika dostum" demek için düşmüşlerdi Taksim'in yollarına. Beyaz gömleklerinin üzerinde bu sefer kravat değil, gaz maskesi vardı.
İş stresinden kurtulmak için gittikleri Taksim'in barlarında yine iş konuşarak geçirdikleri akşamların yerini, geleceklerini konuştukları, gelecekleri için mücadele ettikleri akşamlar almıştı.
Bu kez "ertesi gün iş var" derdi olmadan sadece Cuma akşamları değil her gün, her gece Taksim'deydiler. Sadece Taksim'de değil, memleketin tüm meydanlarında, Kadıköy'de, Kızılay'da, Alsancak'ta..

AKP iktidarına ve onun temsil ettiği burjuvazi düzenine karşı doğrudan sınıf kini gütmeden, iktidara karşı sokağa çıkan sadece Beyaz Yakalılar değildi elbette. Lüks semtlerden direnişin yoğun yaşandığı yerlere akıp gelenler de vardı, direnişi kendi yalıtılmış sitelerine getirenler de. Vakıf üniversitelerine onbinlerce lira vermekten imtina etmeyen ailelerin çocukları ile devlet üniversitesine gidip hafta sonları Taksim'in barlarında çalışmak zorunda kalan gençler aynı barikatta yan yana dövüştüler. Dizi setlerinden günlerce gözüne uyku girmeden çalışan set işçileri de oradaydılar, sadece bir dizi için milyonlarca liraya sözleşme imzalayan "Muhteşem Süleyman" da oradaydı.

Yüksek eğitim ve yüksek gelir düzeyi, iyi bir statü, kendi işini yapması, üniversite öğrencisi olması gibi özelliklere sahip direnişçilerin hatırı sayılır çokluğu, direniş için "Orta Sınıf Hareketi mi?" sorusunu sormaya yetti. Bu kesimlerin Gezi Direnişi'ndeki hissedilir varlığı, direnişi bildiğimiz klasik işçi sınıfı hareketlerinden de ayırt ediyor. 

Memleketimizdeki bütün toplumsal hareketlerde her zaman ayakta olan ve işçi sınıfının önemli bir kısmını oluşturan ve hepsi birer emekçi semti olan varoşların birçoğunun sessiz kalması, fabrikaların, iş yerlerinin direnişe omuz verecek önemli bir hamle olan üretimi durdurma gücünü kullanmaması, yani alışagelmiş işçi ve emekçi kategorisine giren kesimlerin kitlesel katılım göstermemesi hareketin bir "Orta Sınıf Ayaklanması" kalıbına sokulması için zemin hazırladı.

KESK, daha önce kararlaştırdığı 5 Haziran grevini DİSK ile yapmaya karar verip, grevi Gezi Direnişi'ne eklemleyerek 4-5 Haziran günlerinde emekçilerin bir kısmını sokağa döktü ama birkaç şehir dışında beklenen patlama ve kitlesellik gerçekleşmedi. Bu grev, Türkiye’nin hiçbir yerinde üretimi ve hayatı durduramadı. 
Ama bu kesimlerden beklenti yüksek olunca ve beklenti karşılanmayınca eleştirilerden fazlasıyla nasibini aldılar. Beklenti o kadar yüksekti ki; direniş başladıktan hemen sonra direnişin nereye evrileceğinin merak edilmeye başlandığı dönemlerde, kendisine lider arama hastalığı depreşen halkın bir bölümü, KESK ve DİSK'in hareketin öncüsü olması için daha neyi beklediğini soruyorlardı. Kendisinin lider seçmek değil, lidersiz bir toplum istediği için sokakta olduğunu fark edemiyorlardı. Bu beklentiyi dile getirenlerin farkında olamadıkları ya da olmak istemedikleri bir gerçek daha vardı: Ne KESK ne de DİSK Türkiye'deki muhalif güçlerden azade yapılar değiller ve Türkiye sol hareketinin birer parçasılar. Türkiye'deki sol güçlerin bu kadar zayıf olduğu bir dönemde büyük ölçüde bu güçlerin kitlesinden oluşan sendikaların güçlü olmasını beklemek hayal olur.
Hem sendikalı hem de sendikasız işçilerden toplumun her kesiminden olduğu kadar direnişe katılımlar olması ve varoşların birçoğunda eylemler düzenlenmesi, emekçi semtlerinde de forumlar yapılmaya devam ediyor olmasına rağmen; hem varoşlardaki emekçileriyle, hem de KESK, DİSK ve TÜRK-İŞ gibi örgütleriyle topyekün olarak işçi sınıfı beklenildiği kadar bu direnişin bir öznesi olamadı.
Daha önceki deneyimler ve kitaplardan öğrendiğimiz "İşçi sınıfının öncü rolü" tarihe mi karışıyor?
Bu sorunun cevabını bulabilmek için, işçi sınıfının Gezi Direnişi'nde üzerine yüklenen bu rolü oynayıp oynamadığına ilişkin birkaç ihtimali gözden geçirelim: 

Birinci ihtimal; Türkiye işçi sınıfı, Tekel Direnişi ve THY grevi gibi irili-ufaklı birkaç istisnanın dışında uzun zamandır hareketsiz kaldığından rolünü bir süredir çalışamadı ve hantallaştı. Bu yüzden de Gezi Direnişi’ndeki rolünü iyi oynayamadı.

İkinci ihtimal; İşçi sınıfına rolüne çalışmasını sağlayacak ve rolünü hakkıyla oynatacak bir yönetmen (devrimci parti) olmadığı için rolün hakkı verilememişti. 

Üçüncü ihtimal; İşçi sınıfına tarihsel olarak yüklenen bu rol artık miadını doldurmuştu da bizim haberimiz yoktu. Yani işçi sınıfı, kapitalizme karşı öfkesini kusmak isteyen ve bu öfkeyi bir devrime dönüştürmek isteyen yığınlara öncülük edemeyecekti artık. Başka bir deyişle; uzun zamandır düşündüğümüzün aksine, işçi sınıfı bu tür toplumsal alt-üst oluşlarda toplumun diğer kesimlerinden farklı bir misyona sahip değil. Onlar da toplumun diğer öğeleri gibi hareketin öncüsü değil, bir parçası olabilecekler sadece.

Dördüncü ihtimal; İşçi sınıfı dediğimiz kitle büyüdükçe bizim ezberimizi bozarak fabrika, atölye ve emekçi semtlerinin dışına mı taştı? Yani Gezi’de, tulumlu, baretli, elinde çekici ile fabrika işçilerini çokça göremedik ama biçim olarak değişen işçi sınıfının yeni müdavimleri Gezi'de çoğunlukta olması Gezi Direnişi'ni "işçi sınıfı hareketi" kategorisine sokmaz mı?

Bu ihtimallerden hangisinin veya hangilerinin doğru olduğunu birkaç yazı ile 3-5 günde çözecek değiliz elbette ama biz de elimizden geldiğince taşın altına elimizi sokalım.

Burada iki temel probleme el atarak hareketin sınıfsal karakterini anlamaya çalışalım: 
Birincisi, geleneksel işçi sınıfı tanımlarının sınırlarını zorlayarak “güncellenmiş” işçi sınıfını ortaya çıkarmaya çalışmak. İkincisi de direnişteki orta sınıfın varlığının hareketin sınıfsal karakterini nasıl etkilediğini anlamaya çalışmak. 

İşçi sınıfının kapsamına kimlerin girdiği sol içerisinde en çok tartışılan konulardan biridir. Fabrikalarda ve atölyelerde çalışan, mesai saatleri az-çok belli olan tipik işçi kategorisine girmeyenler işçi sınıfına dahil edilecek mi? Varoşlarda yaşayan ev kadınları, evlere temizliğe giden kadınlar, işsiz gençler, lise ve üniversite öğrencileri, bankacılar, plaza çalışanları, mankenler, futbolcular, hayat kadınları, part-time çalışanlar, home-ofis çalışanlar vb. işçi sınıfından sayılmalı mı, yoksa hepsine küçük burjuva deyip geçmeli mi?

Özellikle 80’li yıllardan sonra tüm dünyada hızla artan hizmet sektörü çalışanlarının durumu, işçi sınıfının bileşimi tartışmalarında önemli bir yer tutar. Örneğin banka, sigorta, borsa gibi finansal piyasalarda çalışıp, kendilerini işçi kabul etmeyenler bir hayli fazladır. Bu kesimler; plazaların süslü çalışma ortamları, her gün şık elbiselerle işe gitmeleri, kalburüstü insanlarla muhatap olmaları gibi nedenlerle kendilerini işçiden saymazlar. Yine reklam, pazarlama, turizm ve otelcilik, bilişim, özel güvenlik gibi sektörlerde çalışanların durumu da benzerdir. Neyse ki, Çağrı merkezi çalışanları ve dizilerde set işçiliği yapanlar bu kesimler arasında ezber bozan adımlar atmaya başladılar. Sayıları bir hayli artan çağrı merkezi çalışanları ve set işçileri vahşi kapitalizm dönemine minnet ettirecek kötü çalışma koşullarına karşı dernek, sendika gibi örgütlenmelerle sınıf savaşının ne tarafında olduklarının farkına vardıklarını göstermeye başladılar. 

Gezi Direnişi’ne katılanların önemli bir bölümü de lise ve üniversite öğrencisidir. Öğrencilerin ailelerinin ekonomik veya sınıfsal durumları ile bir genelleme yapmak çok zor olsa da, bunların okullarından mezun olduktan sonra herhangi bir yerde bir işçi (beyaz veya mavi yakalı) olarak çalışacakları çok yüksek bir ihtimaldir. Çünkü okulları onları nitelikli işgücü arzının öğeleri olmak üzere eğitmektedirler. Mezun olur olmaz babasının şirketinin başına geçecek küçük bir azınlığı çıkarırsak, bu kesimlerin bir bölümü iyi-kötü bir yerlerde “işçi” olarak çalışacak, diğerleri de işsizler ordusuna katılacaktır.

İşçi sınıfının bileşimindeki değişimi görmeden Gezi Direnişi'ne işçilerin yoğun bir şekilde katılmadığını iddia etmek büyük bir hatadır. Üstelik Gezi Direnişi'nde hayatını kaybedenlerin hepsinin ya kendisi bizzat işçi, ya işçi çocuğu ya da emekçi semtlerinde oturmaktadır.

Mehmet Ayvalıtaş: Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi-İstanbul
Berkin Elvan: Okmeydanı-İstanbul
Ethem Sarısülük: Ankara (İşçi)
Medeni Yıldırım:Lice-Diyarbakır
Ahmet Atakan: Armutlu-Hatay
Ali İsmail Korkmaz: Eskişehir
Hasan Ferit Gedik: Gülsuyu-İstanbul
Abdullah Cömert: Armutlu-Hatay

Emekçi semtlerinin birçoğunda kitlesel eylemler olmaması bir yana, emekçi semtlerinde yapılan eylemlerin bazıları, ülke genelinde zaman zaman tansiyonu düşen direnişin sıcaklığını tekrar arttırdı. Özellikle Hatay'ın Armutlu mahallesi emekçileri destansı direnişleriyle günlerce ülke gündeminden düşmedi.
Dolayısıyla, gerek işçi sınıfının şekil itibariyle bileşiminin değişmesi, gerekse de işçi sınıfının örgütlü bir şekilde direnişe katılmaması gibi etkenler, direnişe işçi sınıfının yoğun olarak dahil olmadığını iddia edenlere bir argüman sunmaktadır. Ancak işçi sınıfı direnişin odağında olmasa da beyaz yakalılarıyla, emekçi semtleriyle direnişe ciddi bir şekilde damga vurmuştur.

Gelgelelim avukat, mimar, mühendis, doktor, mali müşavir, danışman gibi mesleki becerilerini bir işçi gibi işverene değil, müşterilerine satan meslek gruplarına. Bunlar yukarıda belirttiğimiz beyaz yakalı işçilerle hayat tarzı ve eğitim düzeyi olarak benzerlikler taşısa da sınıfsal olarak farklılıklar arz eder. Bunları küçük burjuva ve orta sınıf gibi kategorilere yerleştirsek bile bu kesimlerin varlığı hareketin sınıfsal niteliğini nasıl etkileyecektir? 

Orta sınıflar, sınıfların ortaya çıkmasıyla iki temel sınıfın arasında kalan kesimler için ortaya atılmış bir olgudur. Bu kesimleri ne rahatça burjuva sınıfının bir öğesi olarak görebiliriz, ne de işçi sınıfının. Bu kesimler iki sınıf arasında kalan ve hem alt sınıfa düşme, hem de üst sınıfa yükselme imkanı olan bir kesimdir. Konjonktüre göre işçi sınıfına da dahil olabilir, küçük burjuva olarak da kalabilir. Örneğin bir avukat bir hukuk bürosunda çalışırken işçi sınıfına dahil edilebilirken, kendi bürosunu açarsa küçük burjuva, işi büyütüp büroyu “hukuk bürosu” na dönüştürüp yanında başka avukatlar da çalıştırmaya başlarsa bir üst sınıf olan burjuvazi saflarına girmiş olur. Her ne kadar böyle kategorileştirmeye çalışsak da sınıflar arasındaki sınırlar çok net ve keskin değildir. Kapitalizmde sınıflar arasında sıklıkla geçişler olabilirken, orta sınıf bu geçişi sağlayarak önemli bir rol oynar.
Orta sınıf diye nitelendirilebilecek kesimler, eğitim düzeyiyle, sahip olduğu statüyle kendini işçi sınıfından ayırmaya, onlardan farklı görünmeye çalışır. Ama bazı dönemlerde kendilerinin de bu düzende çok fazla güç ve statüye sahip olmadıklarını görürler. Böylesi dönemlerde de burjuvaziye yüzünü dönerler. Ama bu sefer öykünmek için değil, öfkesini kusmak için..

Orta sınıflar, işçi sınıfı ve burjuvazi gibi temel sınıflardan bir olmadıkları için, bir sınıf olarak kendilerini tarif edip kendi örgütleriyle, kendi mücadele yöntemleriyle sınıf mücadelesine katılmadıkları için toplumsal bir hareketin içinde bağımsız hareket edemezler pek. Orta sınıf herhangi bir harekete yoğunlukla katıldığında ya alt sınıfla arasındaki farkı daha fazla göstermeye çalışır ya da proleter olduğunu hatırlayarak üst sınıflara karşı mücadele eder. Orta sınıfın yoğun olarak katıldığı bir hareket esasında ya alt sınıfa ya da üst sınıfa aittir. Örneğin Faşizm, orta sınıfların yoğun olarak katıldığı ve yönlendirildiği bir üst sınıf hareketidir. Orta sınıflar faşist hareketlere yoğun olarak katılarak burjuvaziye yedeklenirler. 

Gezi Direnişi ise görünüş itibariyle AKP’ye karşı olsa da, özü itibariyle üst sınıflara karşı başlatılmış bir harekettir. Kamuya, yani halka ait kaynakların AVM’ler, oteller vs. yoluyla özel mülkün eline geçmesinin engellemekti hedef. Hareketin merkezinde işçi sınıfının olmaması, orta sınıfların da yoğun bir şekilde sokakta olması, sokağa çıkan herkesin kapitalizme karşı olduğunu bilmemesi direnişin neoliberalizme karşı olduğu gerçeğini değiştirmez.

Kültürel mirastan AVM yapmak: Neoliberalizmin ta kendisi !
Gezi Parkı, Atatürk Kültür Merkezi ve Topçu Kışlası arasındaki tercihler muktedirler arasındaki bir tarihi hesaplaşmayı ele veriyor vermesine de, AKP iktidarının asıl derdinin bu olmadığı apaçık ortada.
AKP iktidara geldiğinden bu yana, 1980’den sonra ayyuka çıkan piyasalaşma sürecinin çok iyi bir taşıyıcısı olduğunu 12 yıl boyunca kanıtladı. 1980 öncesinde de var olan ama 24 Ocak Kararları ile resmileştirilen bu sürecin sembol ismi Özal olmakla birlikte, sonrasında iktidara gelen hiçbir parti bu sürecin karşısında durmadı. Karşı durmadığı gibi AKP’nin bugün yapmak istediklerini kolaylaştıran adımlar da attılar. Yani bugünün sorumlusu AKP kadar diğer iktidar partileridir de.

AKP, diğerlerinin sahip olamadığı 3 dönem üst üste tek başına iktidar olmanın avantajını da kullanarak piyasalaşma sürecinde zirve yaptı. İktidarda kaldığı sürece piyasanın önünü açtı, iktidarda kalmak için piyasalaştırılmamış alan bırakmadı. Kapitalizmde iktidar olmanın, iktidarda tutunabilmenin en önemli şartı, hem kendinin, hem de çevresindekilerin sermayesini arttırmaktır. Sermaye birikiminin tıkandığı yerde iktidarın da tıkanacağını bilen AKP, iktidarını sürekli beslemek zorundaydı. Üstelik AKP’yi iktidara taşıyan para sevicilerinin önemli bir kısmı, önceki iktidarlarda çok fazla palazlanamamanın acısını çıkarmak niyetindeydi. Yani AKP’nin bunları beslemek için çok daha fazla “yem”e ihtiyacı vardı. Bu yüzden paraya çevrilebilecek akla gelen her şeyin piyasalaşması gerekiyordu. Eğitim, sağlık, doğa, çevre, kültürel ve tarihi miras, dini motifler, spor vs.

AKP ve AKP iktidarından nemalanlar da kapitalizmin “her şeyin pazarlanabileceği” kuralına uyarak çevreyi, doğayı pazarlamaktan geri durmadı. Marx’ın Gezi’de çokça hatırlanan sözünde dediği gibi: “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” 
Nasıl ki eşsiz güzellikteki Karadeniz ormanlarını HES’lerle tarumar ediyorsa, gölgesini satamadığı Gezi Parkı'ndaki ağaçları kesmek de anormal değil onlar için. Neoliberalizmi düstur edinenler için tarih ve kültürel miras da birer sermaye birikimi aracıdır. Yukarıda değindiğimiz gibi, Topçu Kışlası’nı yeniden yapmak bir tarihsel hesaplaşma planı içeriyorsa da asıl dert tarihi, kültürel mirası pazarlamak ve Türkiye’nin en çok para dönen şehrinin en merkezi yerini “rantabl” hale getirmektir. Tarihi bir anlamı olan Topçu Kışlası’nın AVM şeklinde yeniden inşa edilerek içinde hamburger, t-shirt satılması, Hollywood filmleri oynatılması; muhafazakar-milliyetçi bir partinin tarihine sahip çıkması ile değil, kapitalizmin iliğine kadar işlenmesiyle açıklanabilir ancak. 
Kapitalizmin 1980 sonraki yüzü “Neoliberalizm” gereği, egemen sınıflara yeni mülk alanlarının açılması için burjuvazi dışındaki diğer kesimlerin mülksüzleştirilmesi zorunluluktur. 
Önce devletin ellindeki KİT’ler gibi kamu malları özelleştirildi. Bu kurumlarda çalışan işçilerin güvencesinin ve maaşlarının yüksek olması toplumun geri kalanı için bu kurumları kolay vazgeçilebilir kıldı. Sonra eğitim ve sağlık gibi temel insani ihtiyaçlar piyasalaştı. “Parası olan hizmeti satın alabilir” denilerek sağlığımız serbest piyasanın insafına emanet edildi. Gerek KİT’ler gibi kurumların özelleştirilmesi, gerekse de eğitim ve sağlığın piyasalaştırılmasında devlet kendi egemenlik alanındaki kurum ve hizmetleri gözden çıkarırken pek zorlanmadı. 80 sonrası bütün hükümetlerde olduğu gibi Tayyip Erdoğan’da da, Özal’ın “köprüyü de satarım” rahatlığı vardı. 
Ama piyasaya aktarılan bu kaynaklar tükenince ve “piyasa” dediğimiz şeyin yeni rantlarla beslenmesi gerektiği düşünülünce yeni rant kaynakları ortaya çıkarılmalıydı. Özelleştirme ve piyasalaştırma süreci AKP döneminde “bir level” daha atladı: 

Artık hedefte insanların gündelik yaşamlarında ortaklaşa kullandığı “tam kamusal mal ve hizmetler” vardı. Mülksüzleştirme süreci, artık giderek daha fazla otoriterleşmeye ve zor kullanımına dayanmaktadır. Dereler talan edildi, ormanlar yok edildi, parklar AVM’ye dönüştürülmek istendi. Bununla da yetinilmeyip özel mülke, insanların yaşadığı evlere, mekanlara müdahaleye kadar vardı iş (Açık alanlarda içki içilmesinin ve saat 22:00’den sonra içki satışının yasaklanması gibi). Tam da burası insanların “Artık Yeter” dediği ve daha önce sessiz sedasız izlediği her şeye karşı çıktığı bir patlama noktası haline geldi. Öfke doğrudan Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetinedir ama bu öfkenin ardında kapitalizmin bütün bu talanına karşı bir başkaldırı gizlidir. 
İnsanların sokağa çıkarak karşı durduğu otorite, kapitalizmin 1980 sonrasındaki hali neoliberalizmin kitleleri tam anlamıyla mülksüzleştirmek için kullandığı otoritenin ta kendisidir. Bu patlama noktası aynı zamanda kapitalizmin sürekli hazırda tuttuğu şiddet silahını artık kullanmaya başladığı noktadır. İşte o an geldiğinde burjuvazinin üzerinde gözü gibi titrediği “sivil toplum”, “muhalefet”, “özgür basın”, “insan hakları” gibi iyi zaman dostları kapı dışarı edilir ve içeriye bütün ihtişam ve kuvvetiyle sadece bütün toplumsal kesimleri kendi köklerinden ve bağlarından koparmakla kalmayan aynı zamanda teker teker tüm toplumsal sınıflara ait oldukları yerleri de gösteren sermayenin “demir yumruğu” davet edilir. Devletin demir yumruğunun çıktığı yerde bir gerçek daha tüm çıplaklığıyla açığa çıkar: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, 12 Eylül 1980’den Gezi Direnişi’ne devlet geleneğinin hiç değişmediği gerçeği. 
Devlet yine “Ben Yaparım, Kimseye de Sormam” diyecek kadar zorba, 12 Eylül faşizmini aratmayacak kadar baskıcıdır. Hakkını arayana karşı şiddetin her türlüsünü kullanan, kendi vatandaşını öldürmekten hiç çekinmeyen, hak arama mücadelesini yalan, iftira, provokasyon gibi kirli savaş oyunlarıyla bozmaya çalışan ve bunları yaparken de çoğu zaman komik duruma düşen bir devlet geleneği. 

Burjuva medya da “özgürlüğünü” bir kenara bırakarak ait olduğu yere hizmet eder. Burjuvazi her kesimiyle “istikrar” diye inler ama burjuvazi içinde son dönemlerde artan rant pastasından kendi dilimini küçük bulanlar çemkirecektir. Gezi Direnişi’nde KOÇ Grubu’nun doğrudan hükümete destek vermemesinin nedeni budur. Çünkü; bu memleketin son 50-60 yılının burjuvazisini temsil eden KOÇ Grubu, AKP döneminde palazlanan gelenekçi-muhafazakar-inşaatçı burjuvaziye karşı ihmal edilmiştir, bu memleketin en güçlü burjuvazisi olduğu yok sayılmaya başlanmıştır. 

Neticede; 1980 sonrası yükselen neoliberal politikalar AKP döneminde giderek derinleşmek ve daha fazla sermaye birikimi kanalı, daha fazla rant alanı açmak zorunda kaldı. Bu iş için de en uygun alan olarak, Türk burjuvazisinin inşaat konusundaki tecrübeleri de göz önüne alınarak, “kentsel rant” seçildi. Gezi Direnişi, uzun zamandır devam eden kapitalizmin bu talanına karşı biriken öfkenin zirve noktasıdır. Yukarıda belirttiğimiz gibi direnişe katılan “herkesin bir nedeni var” ama patlama yeri “İnşaat” odaklı ranttır, yani kapitalizmin Türkiye versiyonudur. 

Gezi Direnişi’ni bir savunma hareketinden bir isyana çeviren sokağın önemli bir bölümü kapitalizmi hedef aldığının farkına varmadan isyanı körükledi. Sendikaların, devrimci örgütlerin, sol-sosyalist partilerin zayıflıklarından dolayı direnişe güçlü bir şekilde katılamaması da direnişte söylem olarak kapitalizm, sermaye, devrim vurgularının güçlü bir şekilde yapılamamasına neden oldu ve kapitalizm karşıtlığı tüm çıplaklığı ile vurgulanamadı. 

Gezi’deki mücadeleyi daha da yukarıya taşıyacak bir müdahaleyi yapabilecek sendikaların, sol muhalefetin zayıflığına ilişkin bir genelleme yaptık ama zayıflıktan değil biraz öngörüsüzlük, biraz da önceliklerin dönemsel olarak farklı olmasından kaynaklı güçlü ama Gezi’ye gerekli enerjiyi ver(e)meyen bir "hareket" vardı. Onlar Türkiye'nin her yerini saran ateşe sırtını dönerek tüm emek ve demokrasi güçlerini hayal kırıklığına uğrattılar. Hangi hareketten bahsettiğimi biliyorsunuz. Kürt hareketi, bu ateşi körüklemediği için Kürt emekçilerin yoğun bir şekilde örgütlü olduğu sendikalar da tüm güçleriyle direnişe omuz vermedi. Ve yine Kürt hareketi sokağa yüzünü dönmediği içindir ki önemli ölçüde Kürtlerin itici güç olduğu varoşlar da direnişe ev sahipliği yapmadı. 

Kürtler Gezi'de Yok Muydu?
Gezi Direnişi'nde işçi sınıfının gerektiği ya da beklenildiği ölçüde eylemlere katılmadığını söylemiştik. Bu rol, işçi sınıfının mücadele tarihinden süzülen evrensel bir rol ve bir dönem tüm dünyada geçerliliğini korusa da şimdilerde çokça tartışılan bir durum. 

Bizim memleketimizde ise işçi sınıfının bu rolünü Kürt Hareketi çalmış durumda. Beğenin,
beğenmeyin şu anda bu coğrafyanın "en örgütlü" muhalif gücünden bahsediyoruz. Bu gücünü, potansiyelini her zaman layıkıyla kullanamasa da, Türkiye sol hareketinin 12 Eylül 1980'de yediği darbeden sonra toparlanamaması nedeniyle solun en zayıf olduğu dönemlerde Kürt Hareketi hep ayakta oldu. Kürt Hareketi peşine taktığı kitlelerle birlikte iktidara hangi parti gelirse gelsin, burjuvazinin hangi kliği egemen olursa olsun devletle, sistemle hep çatıştı. Kürtlerin neredeyse 30 yıl boyunca sürekli eylem halinde olması ve iktidarlarla sürekli çatışması onları herkesin zihninde bu toprakların "kronik muhalifi" haline getirdi. Çoğu zaman sadece kendi hakları ve çıkarları için mücadele ettikleri düşünülse de, aslında memlekette yaşayan herkese, her kesime bir nefes aldırıyordu. Öyle ki;demokrasiyi inşa etme mücadelesini neredeyse tek başına omuzlarına almıştı.
Ta ki Gezi Direnişi'ne kadar. Gezi Direnişi, uzun yıllardır demokrasi, hak ve özgürlükler mücadelesi yürüten Kürt Hareketi dışındaki diğer muhalif kesimlerin de taşın altına elini sokmayı başardığı kritik bir dönemeç oldu. Hatta Kürt Hareketi'nin alışagelmişin dışında bir tavır sergileyerek direnişe beklenildiği kadar güç vermemesi Kürtlerin Gezi Direnişi'ne destek vermediği havası yarattı.

Evet, Kürtlerin bu coğrafyadaki en önemli (siz bunu "tek" diye okuyun) temsilcisinin ve yukarıda belirttiğim gibi bu coğrafyanın en dinamik muhalif gücünün direnişe sembolik destek vermesi, genel olarak Kürt halkının direnişe destek vermediği algısını yaratan nedendi. Bu algıya sahip olanların bir bölümü, Kürtlerin sokağa çıkmaması ve alanlarda Kürtlerle yan yana gelmeyecek olmaları nedeniyle ellerini ovuşturup buna sevinirken, bir bölümü ise Kürtlerin sokağa döküldüğünde direnişin çok daha büyüyüp, hükümeti devirmeye kadar varabileceğini bildiklerinden bu durumun gerçekleşmemesi nedeniyle onlara kızgın olanlardı.

Kürtlerin direnişe destek vermediğini söylemek çok büyük haksızlık olur. Zira Kürtler, toplumun diğer kesimleri gibi sokaktaydılar. Ez azından doğrudan BDP'nin söylemlerine göre hareket etmeyen Kürtlerin hemen her yerde alanlarda olduğunu herkes gördü. Bu gerçeği görmek istemeyenler, "Kürtler direnişi sattı" diye ahkam kesenler Kürtlere ezeli ve ebedi düşmanlık besleyenlerdir. Sorunun kaynağı, BDP'nin direnişe doğrudan destek vermemesiydi.
Direnişin kıvılcımını çakan BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder olsa da, BDP en başından beri Taksim Dayanışması'nın bileşenlerinden biri olsa da, birçok yerde BDP'liler ilk günden itibaren kendi renkleriyle alanlardaki yerini alsalar da; doğrudan, alışılmış kitlesel sokağa çıkma refleksini göstermedi BDP ve bu yüzden de direnişe destek vermedi algısı haklı olarak kuvvetlendi. BDP, direnişe kurumsal olarak destek vermediği gibi, destek vermemesine kılıf uydurmaya çalıştı. Bahane uydurmaya çalıştıkça direnişi karşısına alan söylemlere itti kendini. Öyle ki, söylem düzeyi Başbakan'ın seviyesine kadar indi. 
Selahattin Demirtaş ve Ahmet Türk gibi BDP'nin en etkili ve yetkili ağızlarından Gezi Direnişi'nde sokağa çıkanların aralarında Ergenekoncu güçlerin, Kürt düşmanı kesimlerin olduğunu ve bu yüzden Gezi'ye mesafeli durduğunu ifade eden açıklamalar geldi. AKP'den direnişi dış güçlere bağlama yönünde demeçler gelmesi, değerlendirmeler yapılması gayet normaldi. Onların direnişi zayıflatmak için kullanabileceği taktiklerden birisiydi bu. Zira Türkiye'deki tüm toplumsal olayları dış güçlere havale etme geleneği yüzyıldır süregidiyor. Ama toplumsal olaylarda bile "sıradan insanların" özne olamayacağını düşünmek, halk hareketi ile güç kazanmış bir siyasetin kendi dinamikleriyle çelişmesidir. Halkın "Ergenekon", "dış mihraklar", "faiz lobisi" gibi somut olmayan odakların elinde ancak nesne olabileceği fikri; toplumu, kendi aklıyla düşünüp hareket edemeyen, birilerinin piyonu olabilecek pespaye bir varlık olarak gören anlayışların ürünüdür. 

Halbuki BDP'nin Gezi Direnişi'ne katılmamasının gerekçesi çok netti: AKP ile yürütülen müzakere sürecinin sekteye uğramaması.
Kürt Hareketi, devletle giriştiği müzakere süreçlerinde uzun yıllar sonra ilk kez bu kadar ilerleme kaydettiğini düşünüyordu. Kürt Hareketi, artık somut adımlar atılmasını ve önemli kazanımlar elde edilmesini bekliyordu. Üstelik bu süreç diğerlerinden farklı olarak kamuoyuyla da paylaşılıyordu. Bu durum, müzakere sürecini bitiren tarafın toplum nezdinde zan altında bırakılacağı hissiyatını iyice güçlendiriyordu.

Kürt hareketi, AKP dışındaki iktidar olma olasılığı olan CHP ve MHP'nin çözüm sürecine karşı çıktığını ve bu partilerin AKP'nin yerine iktidar olması durumunda çözüm sürecinin hiç başlamamış gibi geriye gideceğini bildiği için müzakare sürecinde AKP'nin zayıflamasını göze alamadı. Gerçekten de BDP, Gezi Direnişi'ne bütün gücüyle sokağa çıkararak katılsaydı işin rengi kesinlikle değişir ve süreç hükümetin düşmesine kadar devam edebilirdi. BDP kendi kitle gücünü bildiği içindir ki, bu olasılığı tamamen devre dışı bırakarak sembolik katılımlar veya sembolik desteklerle yetindi sadece.

“Barış” dediğimiz süreç, sadece hükümetler ya da savaşan silahlı güçler arasında değil, halklar arasında olacaksa eğer; halkların, toplumun farklı kesimlerinin birbirlerinin derdini anlamak için birbirine temas etmesi gerekiyor. Kürt Hareketi, mücadeleye başladığı dönemden beri bu teması sağlamak için çeşitli adımlar atmaya çalıştı. Türkiye’deki demokrasi güçleri de bu temas için elinden geldiğince bu adımlara destek olmaya çalıştı. Ama bu adımların hepsi cılız adımlar oldu ve karşılık bulamadı. Gezi Direnişi yıllarca gerçekleşmeyen teması sağlamak için çok önemli bir fırsattı ama bu fırsat Kürt Hareketi’nin müzakere süreci nedeniyle elinin kolunun bağlı olduğu bir döneme denk geldi. Müzakere süreci de önemli bir fırsattı. Kürt Hareketi, iki önemli fırsat arasında tercih yapmak zorundaydı. Tercihini o dönem daha somutlaşmış ve muhatap olarak karşısında bir siyasi iradeye sahip olanı tercih etti, sokağın gücünü göremedi. 

BDP'nin Gezi Direnişi'ne müzakere süreci sekteye uğramasın diye destek vermemesinin en belirgin kanıtı, Ahmet Türk ve Sırrı Süreyya Önder arasında yaşanan tartışmadır.
Ahmet Türk'ün "Gezi olaylarında hükümeti yıpratmak isteyenler de olabilir" sözü BDP'nin direnişe güçlü destek vermemesinin asıl nedenini ortaya koyar niteliktedir. Sırrı Süreyya Önder de bu sözün altında kalır mı hiç, yapıştırıverdi cevabı:

"Hükümeti yıpratmayalım diye kime söz verdik. Bizim varoluş nedenimiz siyasal mücadeledir. Hükümeti yıpratmayalım demek bu süreci hükümetin başlattığını ya da hükümetin tekelinde olduğunu zannetmek demektir."

Bu tartışma sıradan bir tartışma değildi elbette. BDP, Gezi Direnişi sırasında hükümete bir söz verdi mi bilmiyoruz ama Diyarbakır ve çevre illerdeki polislerin ve TOMA'ların Adana, Mersin ve Ankara gibi şehirlere gönderildiğini biliyoruz. Yani hükümet, Kürdistan'da sokağa çıkılmayacağı rahatlığıyla bu sevkiyatı yapmıştı. BDP'nin Gezi Direnişi'ne "müzakere süreci bozulmasın" diye güçlü bir şekilde katılmaması anlaşılabilir bir tutumdur ama bu tutumu haklı çıkarmak için "Ergenekoncular, Kürt düşmanları" gibi sıfatlarla direnişi topyekün eleştirmesi kabul edilebilir bir tutum değildir.

Evet, alanda ezeli Kürt düşmanları vardı ama bunların ebedi düşman olacağını düşünmek bir toplumsal dönüşüm biçimi olan siyasetin kendisini anlamamaktır. Siyasi tutumların zamanla değişebileceğini bu coğrafyanın siyasi mücadeleler tarihi bile defalarca göstermiştir. Yeter ki o tutuma yönelik süreklilik arz eden politik adımlar atılabilsin. Kitlelerin, kişilerin siyasal tutumlarının ezeli ve ebedi olarak aynı kalacağını düşünenler değişimin gücünü bilmeyenlerdir. Ya da adım atmaya cüreti olmayanlar. 

Direniş süresince, alanlarda açılan Öcalan posterlerine zaman zaman verilen tepkileri saymazsak hiçbir ırkçı slogan atılmamış, ırkçı bir saldırı gerçekleşmemiştir. Kürtlerle hiçbir alakası olmayan bir futbol maçından sonra bile BDP binasını taşlayan kitle, güvenlik zaafiyetinin olduğu ve saldırıya çok müsait Gezi Direnişi ortamında bile Kürtlere veya Kürt kurumlarına karşı hiçbir taşkınlık yapmamıştır. 

BDP binasının varlığına bile tahammül edemeyen ve her fırsatta saldırabilen kitle, BDP bayraklarının, Öcalan posterlerinin, hatta Öcalan ile Atatürk'ün posterlerinin yanyana olduğu bir meydanda bütün bunlara tahammül edebildi. Tahammül edenlerin daha az ırkçı olanları ortak düşman AKP'ye karşı bir araya gelinen bir alanda herkesle yanyana durulabileceğini öğrendi. Daha kafatasçı olanlar ise alanlarda azınlıkta kaldıklarından seslerini çok fazla çıkaramadılar.

BDP ile yanyana durmaktan gocunmayan Ulusalcı damardan beslenen kitleler, bir süre sonra BDP'lilere ve flamalara alıştı. Özellikle Taksim Komünü’nde paylaşımları arttıkça birbirlerini anlamaya başladılar. Polisin azmanlaştığı dönemlerde Kürtlerin yıllardır polislerle sürekli çatışma halinde olması daha anlaşılır olmaya başladı. Medyanın polis şiddetini göstermediği, direniş karşısında üç maymunu oynadığı dönemde "Bunca yıldır Diyarbakır'ı bu medya ile izleyip ön yargıya sahip olmuşuz, Kürt kardeşim özür dileriz" minvalli yazılar yazıldı, tweetler atıldı.
Lice'de kalekol yapımına karşı çıkan köylülere jandarma saldırıp Medeni Yıldırım'ı katlettiğinde, sosyal medyada Lice'ye destek çığ gibi büyüdü, Gezi eylemlerinin yapıldığı her yerde Lice'ye destek eylemleri yapıldı.
Evet yukarıda belirttiğimiz gibi, Kürt düşmanı kesimlerin de direnişin bir parçası olduğu bir gerçekti ama sadece bu kesim nedeniyle direnişe destek verilmemesi bahanesi çok ucuzdu ve ucuz etin yahnisi kötü olduğu için kimse de bu bahaneyi yemedi.
BDP, Gezi Direnişi'ne layıkıyla katılmayarak çok önemli bir fırsatı da kaçırmış oldu. Beyaz Türkler, Kürtlerin yıllardır ne için mücadele ettiğini anlamıyor, anlamak istemiyor. Bu durumun elbette ki kusurlu tarafı sürekli devletten yana tutum takınan Beyaz Türkler’dir. Ama bu kesimlerle buluşmak, derdini anlatmak için de bazı fırsatları da kaçırmamak gerekir.

Gezi Direnişi, Kürtlerle Beyaz Türkleri barıştırmak için, Beyaz Türklerin Kürtleri anlaması için çok önemli bir dönemeçti ama bu dönemeci kaçırmış olduk. BDP'nin kitlesinin direnişe katıldığı yerlerde çok güzel enstantaneler ortaya çıktı, kaynaşmalar yaşandı. Çatışmanın yaşandığı anlarda barikatlarda birlikte durup, sakin geçen zamanlarda birlikte türkü söylenip halaylar çekildi. Birlikte yiyip, birlikte içildi. Ama bu durum genele yayılamadı. Genele yayılamamasının sebebi de BDP'nin eylemlerin genelinde bulunmaması idi. 

Aslında devlet Kürt Hareketi ile Beyaz Türklerin barışması, ya da en azından mücadelelerin ortaklaşması için istemeyerek de olsa çok önemli bir fırsat da sundu. Gezi Direnişi devam ederken, sınır ilçelerinde Kalekol yapımına hız vermeden devam edilmesini protesto eden Kürtlere jandarma tarafından doğrudan insanlar hedef alınarak ateş etildi. Medeni Yıldırım Diyarbakır’da hayatını kaybetti. Devletin Türkiye sınırları içerisindeki hemen her yerde şiddetini göstermekten imtina etmediği bir döneme tanıklık ettik. Batı’da da, Doğu’da da protestolara tahammülü olmadığını gösterdi. Memleketin Doğusu ile Batısı arasındaki mücadelenin ortaklaşması için gerekli zemin hazırdı ama bu zemini kullanacak özneler yoktu ortalıkta. 

Beyaz Türklerle daha fazla kucaklaşmak için çok önemli bir araç da vardı aslında. Halkların Demokratik Kongresi (HDK) tam da bu amaçla kurulmuş bir yapıydı. HDK'nın misyonu; BDP'ye ön yargıyla yaklaşan kitleleri emekten, ezilenden yana bir siyaset ortaya koyarak Türkiye'deki sol siyasetlerle ve BDP ile buluşturmaktı. Batı'da yaşayan ve Gezi Direnişi'ne doğrudan ve dolaylı olarak katılan kitlelerin büyük bir bölümü iktidarın tahakkümünün yanı sıra Türkiye'de siyaset yapan bütün kurumlara, partilere tepkiliydiler. Bu tepkinin bir nedeni de AKP'ye karşı sağlam bir muhalif duruş ortaya koyamamaları idi. Kitleler yeni bir araca ihtiyaç duyuyorlardı. Yeni bir hareket, yeni bir parti. Bu talep, direniş sırasında ve özellikle de direnişin forumlara evrildiği dönemlerde çokça dillendirildi, tartışıldı, konuşulmaya devam ediyor.
HDK, Gezi Direnişi'ne katılan herkese hitap edebilecek bir yapıya sahip olmasa da kitlenin önemli bir bölümünü kucaklayacak bir oluşumdu. HDK'nın bu avantajını bilen bazı örgütler özellikle HDK'yı ön plana çıkarmaya çalıştı ama HDK'nın ana gövdesini oluşturan ve HDK'yı HDK yapan BDP'nin eylemlere kitlesel katılmaması ve katıldığı yerlerde de BDP'yi ön plana çıkarması HDK'yı cılız bir örgüt görünümünden ötesine geçiremedi. HDK'nın çok fazla göz önünde olmamasında, güçlü ve kitlesel bir örgüt gibi durmamasında sadece BDP'yı suçlamamak gerekiyor. HDK'nın birkaç bileşeni dışında hiçbir örgüt eylemler sırasında HDK çatısı altında bir araya gelmek istemedi. Bütün örgütler kendi dar örgütsel çıkarlarıyla hareket ederek direnişin yarattığı havadan faydalanmak istedi ama Sol'un genel faydası es geçildi.

Eğer ki BDP başta olmak üzere hali hazırda HDK bileşeni olan bütün örgütler HDK çatısı altında eylemlere katılıp boy gösterselerdi HDK bugün en önemli muhalefet partilerinden biri haline gelir ve 2014 Mart yerel seçimlerinde Batı'da da önemli birkaç belediye kazanma ihtimalini güçlendirirdi. Yıllardır slogandan öteye gidemeyen "Yaşasın Halkların Kardeşliği" hayali gerçeğe dönüşür ve egemenlerin korkulu rüyası olan Kürtlerle Türk muhalefetinin omuz omuza yer alması gerçekleşebilirdi. 

Barış Süreci Eylemlerin Önünü Açtı!
Gezi Direnişi Türkiye'de siyasete dair umutlarımızı arttırdığı için artık birçok olaya bir de iyi tarafından bakmaya başladık. Kürtlerin Gezi'ye kurumsal olarak katılmamasını stratejik bir hata ve önemli bir fırsatın kaçması olarak değerlendirdik. Bir de bu duruma iyi tarafından bakalım.

BDP'nin Gezi'ye katılmamasının sebebi Müzakere Süreci'ydi, dedik. Peki Gezi Direnişi patlak verdiğinde müzakere süreci olmasaydı Gezi Direnişi böyle olağanüstü bir hal alabilir miydi? Açıkça benim bu konuda tereddütlerim var. 90'lı yıllardan beri devlet, Kürt isyanını bahane edip insan haklarını ihlal etmeyi, demokrasiyi yok saymayı normalleştirmeye çalıştı. Türk halkını da buna razı etti. Türk halkından bu duruma karşı çok fazla çatlak ses çıkmadı. Çünkü devlet "teröristlerle" mücadele ederken polis-asker şiddeti, sokak ortasında infazlar, keyfi gözaltılar, uzun tutukluluk süreleri vs. bunlar hepsi terörle mücadelenin birer aracı idi. Vatansever Türk halkının da bu tür uygulamalara karşı gelerek terörle mücadelede devletin elini kolunu bağlamaması gerekiyordu. Zaten göz altına alınanlar durduk yere göz altı alınmazdı, kesin teröristtir onlar. Vardır devletimizin bir bildiği. Kürtse, devrimciyse, hakkını savunuyorsa ve üstelik hakkını savunurken polisle çatışıyorsa terörist değildir de nedir. Hatta öyle bir noktaya gelindi ki; sıradan bir hak arama mücadelesi bile terörist damgası yedi. 

Devlet Kürtlerle savaşırken, devletle derdi olan, hakkını-hukukunu aramak isteyen birçok kesim sokağa inmekten çekindi ya da inmek istemedi. Hem, devlet “terörle mücadele” ederken devlete karşı bir cephe daha açıp devleti zayıflatmamak için, hem de hakkını arayan herkese vurulan terörist damgasını yemekten korktuğu için. 

Ama öyle bir gün geldi çattı ki, yıllardır "terörist" diye damgaladıkları insanların dışında birileri sokağa çıkmıştı. Bu süre zarfında, “Terörist Kürtler” sokakta da, dağda da devletle karşı karşıya gelmiyordu. Devletin polisini, jandarmasını durduk yere kışkırtan “teröristler” yoktu ortalıkta ama devletin polisi sokakta yine saldırı halindeydi. Polisin saldırdıkları "teröristler" olmadığına göre bu kez karşı durmak elzem olmuştu. Evet, devletin yıllardır uyguladığı polis şiddetine artık Beyaz Türkler de dur demeliydi ve dediler de. Devletin terörist, çapulcu demesine aldırış etmeden kendi dertlerini rahatça haykırabildiler. 

Eğer ki BDP bayrağı altında Kürtler en başından beri sokağa çıkmış olsaydı devlet bunu çok iyi kullanabilir, kirli savaş taktiklerini devreye sokabilir ve mücadeleyi sekteye uğratabilirdi. Bunun yanında, Gezi Direnişi'nde devlet direnişin olduğu şehirlerde azgın bir şekilde şiddet uygulamasına rağmen, devletle direnişçiler arasındaki mücadele, Kürdistan'da yıllardır yaşanan savaş kadar can yakıcı olmadı. Oradaki mücadelede devlet de halk da daha sert ve daha acımasız. Gündüz polisle halk arasında sokakta çatışma olması demek, aynı günün gecesi dağlarda askerle gerilla arasında silahlı, toplu-tüfekli çatışma olması demektir. Yani Gezi Direnişi'nin tereddütsüz bir şekilde Kürdistan'a taşınması demek, hem Batı'da hem de Doğu'da her gün belki de onlarca cenazenin kaldırılması demekti. Dağlardan gelen cenazeler, devletin savaş taktikleriyle Türk halkının gözünü tekrar oraya çevirmesine ve gelen asker cenazelerine duyarsız kalamayacak halkın Gezi gündemini bir kenara bırakmasına neden olabilir, mücadele yine devletle Kürtler arasına sıkışıp kalabilirdi. Batı'da sadece, Kürt hareketine her zaman destek olmuş demokrasi güçlerinin cılız sesi çıkmaya devam ederdi. Böylece uzun yıllardır ilk kez Beyaz Türkler'in polisle, jandarmayla, medyayla karşı karşıya gelmesi, tüm kurumlarıyla ceberrüt devletiyle amansız bir mücadeleye girişmesi ve onun gerçek yüzünü görmesi sağlanmamış olabilirdi.

Tabii yukarıda açıklamaya çalıştığım durum, gerçekleşmesi “ihtimal” olabilecek bir durumdu. Tam aksine, Kürt hareketi ile diğer demokrasi güçleri Kürt hareketine oldukça mesafeli duran, hatta onlardan nefret eden ama Gezi Direnişi'nde sonuna kadar devletin karşısında durma iradesini gösteren kesimlerle sağlam bir etkileşim, iletişim sağlayıp devletin karşı propagandasını püskürtme ihtimali de yüksekti. Ama bu fırsat da kaçtı. 

Sosyal Medyanın Gücü
Bazı olaylar vardır. O anda orada bulunmasan da hakkında çok şey söyleyebilir, rahatlıkla bir şeyler yazabilirsin. Örneğin İstanbul'daki bir 1 Mayıs veya Diyarbakır'daki bir Newroz ile ilgili orada olmasan da çeşitli haber kaynaklarından edindiklerinle çok net bilgi sahibi olabilirsin ve bunları başkalarıyla da paylaşabilirsin. Birçok gazetecinin olayın cereyan ettiği yere gitmeden bir miting, bir futbol karşılaşmasını oradaymış gibi haber yapabildiğini biliyoruz. Çünkü her şey çok rutindir. Mitinge kimlerin geleceğini, kimin çıkıp konuşma yapacağını, hatta konuşmasında ne söyleyeceğini bile tahmin edebiliriz. Hem her şey çok rutindir, hem de bütün basın yayın organlarından gerekli bilgileri edinme şansımız vardır.

Ama bu rutin, Gezi Parkı ile başlayıp bütün memlekete yayılan eylemlerle bozuldu, bütün klişeler yerle bir oldu. Ana akım medya üç maymunu oynayınca haber kaynaklarımızın önemli bir kısmı çöktü. Ana akım medya mülga oldu, sosyal medya hasıl oldu. 

Aslında memleket insanımız, sosyal medya ile çok daha önceden haşır neşir olmuştu. Ama bu internet sitelerini ana akım medyaya bir alternatif olarak ortaya koyması Gezi Direnişi ile başlamış oldu. Uzun süredir dilimize pelesenk ettiğimiz "sosyal medya" nın “sosyal” yönünden çok fazla faydalanıyorduk ama “medya” özelliğini gerçekten Gezi Direnişi ile öğrenmiş olduk. Gezi Direnişi'nin memleket sath-ı mahalline yayılmaya başlamasıyla ana akım medya Gezi Direnişi nezdinde haber verme işlevini yerine getirmek istemeyince, kitleler sosyal medyaya sarıldı. Ana akım medya ana akımlığını kaybetti. "Ana akım medya” diye süslenen burjuva medya, yıllardır sürdürdüğü “basın özgürlüğü” yalanını artık sürdüremez hale geldi. Daha önce, hizmet ettiği sınıfın çıkarlarını örtük bir şekilde yayınlarken kitleler bu yalana rahatça inanırken, Gezi Direnişi sırasında burjuvazinin çıkarlarını çıplak bir şekilde savununca bütün foyası ortaya çıkmış oldu. “Halk ne talep ediyorsa biz onu yayımlıyoruz” yalanı suya düşmüş oldu. Gezi Direnişi’ne destek veren de vermeyen de bütün halk, direnişle ilgili olan biteni öğrenmek isterken, ana akım medya “Penguen” belgeselleri ile durumu geçiştirmeye çalıştı.

Demokrasinin 3 önemli gücü sayılan Yasama, Yürütme, Yargı arasındaki “Güçler Ayrılığı” yalanı çoktan beri çökmüştü. Liberal demokratlar sözümona, bu güçleri halk adına denetleyen ve bunlar arasındaki olası aksaklık, hata ve yolsuzlukların denetlenmesi amacıyla devreye girmesi gereken demokrasinin “4. güç” olarak medyayı gösteriyorlardı. Ama Güçler Ayrılığı yalanı nasıl çöktüyse, "medyanın tarafsızlığı" da halk nezdinde un ufak olup gitti. 

Halk, burjuva medyaya tepkisini her türlü yöntemle gösterdi ve bu yöntemlerin hepsi meşru bir eylem olarak mücadele tarihine kazındı. Direnişi haber yapmayıp aynı saatlerde Penguen belgeseli yayınlayan CNN TURK ile dalga geçildi, "Penguen" direnişin sembollerinden biri haline geldi. Yine ilk günlerde direnişi haber yapmayıp, tepkilerden sonra haber için sokağa çıkan NTV’nin canlı yayın arabası tahrip edildi, kullanılamaz hale geldi. Tayyip Erdoğan’ın yurt dışı gezisi dönüşünde konuşması, “Demokratik Taleplere Canımız Feda” aynı manşetiyle tek bir kaynaktan çıkmış olduğunu açıkça göstererek haber yapan gazeteler sosyal medya aracılığıyla hemen deşifre edildi. 

Haziran ayında her yeri eylem alanına çeviren halk, medya plazalarını da unutmadı. 3 Haziran günü NTV ve Sabah-ATV önünde yapılan protesto eylemleri defalarca yapılan eylemlerin arasında en kitlesel olanlarıydı. NTV önünde yapılan eylem, medya protestoları arasında belki de dünyada eşine az rastlanır bir olaydı. NTV önünde eylem yapan halk, ısrarla canlı yayın yapılmasını talep etti. Israra dayanamayan NTV canlı yayına girdi ve mikrofonu protestoculara uzatmak zorunda kaldı
Bu eylemlerden sonra sahaya inmeye başlayan medyaya halkın tepkisi dinmedi. Canlı yayınlarda kameraya para sallanması, medyanın sermaye yapısının herkesçe bilinirliğini gösterir nitelikte idi. 

Ana akım medyadan umudu baştan kesen halk kendi araçlarını ortay çıkardı. Her direnişçi, direnişe omuz veren herkes birer medya organı gibi çalıştı. Elinde 300 TL'lik telefonu olan sıradan bir kişi, milyonlarca dolarlık yatırım yapılan TV'lerden, gazetelerden daha çok iş çıkardı, daha fazla haber yaptı. Twitter, Facebook, YouTube gibi içerik paylaşma sitelerinin kullanımı had safhaya ulaştı.
İstatistiklere göre; Türkiye'de günde ortalama 8 milyon tweet atılırken, direnişin zirve yaptığı gün olan 1 Haziran günü 27 milyon tweet atılmış.

31 Mayıs günü Gezi Parkı'na yapılan polis müdahalesinden sonra, diğer şehirlerdeki hemen hemen bütün eylemler sosyal medya üzerinden örgütlendi. Öyle ki eylemlerin örgütlenmeye çalışıldığı ilk saatlerde birden fazla yerde, farklı saatler verildi. Ama kitleler o kadar kalabalıktı ki herkes her yerde toplandı, farklı yerlerde toplanan kalabalıklar hemen bir araya gelebildiler. 

Direnişe fiili olarak katılmayan insanlar da sosyal medya aracılığıyla direnişin bir parçası olabildiler. Dışarıda kıyamet koparken sokağa çıkmak istese de evinde-işyerinde kalmak zorunda kalanlar, memleketinden çok uzaklarda direnişin heyecanıyla kalbi pır pır eden Köln'de, Berlin'de, New York'ta, Brüksel'de yaşayan gurbetçilere kadar herkes bilgisayar başında direnişe omuz vermeye çalıştı. Sokaktaki direnişçilerin işini kolaylaştıracak ne varsa yapılmaya çalışıldı. Kimisi direnişin yoğun olduğu bölgelerdeki cafelerin Wi-fi şifrelerini paylaştı, kimisi elinde sopayla sokaklarda direnişçi avına çıkan faşistlerin bulunduğu sokakları deşifre etti, kimisi de sağlık kabini oluşturulan yerleri direnişçilerle paylaştı. Herkesten her türlü haber gelince haliyle haber kirliliği de fazlalaştı. Devletin istihbarat birimleri de sosyal medyayı kullanınca zaman zaman dezenformasyon had safhaya ulaştı ama direnişin kendi dili, zekası bütün bu bilgi kirliliğini de kısa zamanda yok etmesini bildi.

Eylemin Dili
“Yeni bir dili öğrenmekte olan kişi, başlangıçta, onu hep kendi anadiline çevirir. Ancak, ne zaman yeni dili, eskiyi anımsamadan, ana dilini unutarak konuşmaya başlar, o zaman o dilin ruhunu özümser, içinde yolunu bulabilir ve kendini özgürce ifade edebilir”(Karl Marx)

Sosyal medya aracılığıyla herkesin birer medya organı gibi çalışması ve direnişin kendiliğinden bir hareket olması alışageldiğimiz eylem dilinin değişmesine de sebep oldu. Gezi’den önce eylemleri örgütleyen kurumlar, eylemlerde atılacak sloganları, hangi pankartların, flamaların taşınacağını eylemden önce belirlerdi. Önceden hazırlanan bir basın açıklaması metni de örgütlerin asgari müştereklerde ortaklaştığı konuları içerirdi. Her şey önceden planlandığı için bu tür eylemlere katılan kitle kendini ifade edecek bir alan bulamazdı. Kendini eylemin içinde bir aktif bir özne değil, pasif izleyici ve nesne olarak gören kitleler de bu eylemlerden yavaş yavaş elini- eteğini çekmeye başlamıştı. 
Kendiliğinden gelişen ve örgütlerin bırakın üzerine plan yapmayı, hızına bile yetişemediği Gezi Direnişi, alışageldiğimiz eylemlerin dışında bambaşka bir eylem dili geliştirdi. Herhangi bir örgütlüğü olmadığı halde, eyleme her katılan herkes kendini rahatça ifade etme fırsatı buldu. Her eylemci kendi pankartını, kendi sloganını hazırladı.
Her bir birey kendi başına bir örgütmüş gibi hareket etti. Eylemlere katılanlar o kadar rahattı ki kitle eylemlerinde pek alışık olmadığımız Sinkaf küfürler bile çok yaygınlaştı. Eylemlere katılanların slogan konusunda kendini baskı altında hissetmemesi yaratıcılığı da arttırdı. Daha ilk günden itibaren daha önce eylemlerde hiç duymadığımız sloganlar, marşlar dillere düştü, duvarlara yazıldı. Bunların büyük bir kısmı o kadar yaratıcı ve eğlenceliydi ki, devletle girişilen ve olabildiğince sert geçen kavganın bir yandan da keyifli geçmesini sağladı. Eskinin sıkıcı, uzun, ritmi olmayan sloganlarının yerini, mizah yüklü, ritmik ve eğlenceli sloganlar/marşlar aldı. Herkes kendi sloganını, marşını yaratırken ortaya çıkan bu eserler sadece o yerelle sınırlı kalmadı. Ankara’da bir kişinin duvara yazdığı bir slogan, 1-2 saat sonra Mersin’de yüzlerce insan tarafında haykırıldı. İzmir’de bestelenerek söylenen bir marş çok kısa bir sürede bütün ülkeye yayılabildi. Her eylemci aynı zamanda bir medya organı gibi çalışınca sloganlar, marşlar, duvar yazılamaları sosyal medya aracılığıyla her yere yayıldı. Bir süre sonra eylemin dili de ortaklaşmaya başladı. Yepyeni bir dil, yepyeni bir eylem tarzı ortaya çıktı. Sadece sloganlar ve marşlarda değil eylemin biçiminde de değişiklikler oldu. Eylemlerde “Herkes pankartın arkasına”, “sloganları 2 kez tekrarlayalım” gibi biçimlere itibar edilmedi. Devletin zorla inşa etmeye çalıştığı “Kamu düzeni” ile birlikte kortej düzeni de tarumar oldu. Eylemlerde bira içmenin “günah” sayıldığı memleketimizde, Gezi Direnişi’nde bira şişeleri de pankart ve flamalar gibi eylemlerin vazgeçilmez bir unsuru haline geldi. Bir süre sonra alkol almanın sınırı aşılmaya başlayınca ve eylemin kendisine zarar vermeye başlayınca yine direnişçiler tarafından alkol almaya müdahale edildi. Bu müdahalenin kendisi bile eski müdahale alışkanlıklarının terk edildiğini gösterdi. İçki içenlere doğrudan “İçki İçmek Yasak” gibi emrivakiler yerine, "Gezi Ayık Ol, Saldırıya Hazırlan !" tarzı sloganlar atılarak ortak bir müdahale şekli gelişti. Bu tarzın kendisi bile, yasaklara, tahakküme karşı gelişen Gezi Ruhu’na yakışır nitelikteydi. 

Taraftar Grupları
Eylemin dilinin değişmesinde taraftar gruplarının rolünü atlamak gerekir. Taraftarlar, taraftar grupları direnişin başından itibaren aktif olarak yer alarak yıllardır stadlarda, spor salonlarında bir parçası oldukları tribün kültürünü eylem alanlarına taşıdılar. Bu kültürü taşırken eylemlerin biçimini de değiştirdiler. Eylemlerdeki kortej düzeninin yerini, kimsenin hangi koltukta olduğunun belli olmadığı, herkesin omuz-omuza olduğu tribün düzeni ya da "düzensizliği" aldı. Herkesin yerinin belli olduğu, koltukları mülkleştirmeye çalışan statlarda-salonlardaki “koltuk numarası” sistemine rest çeken tribüncüler, kortej düzenini de umursamadı. Taraftarların maçlarda 15-20 bin kişilik orkestralar eşliğinde söyledikleri marşlar ve sloganlar, direnişe uyarlanarak milyonlar eşliğinde söylendi. Rakip takım için yazılan marşlar (kimisi küfürlü de olsa) Tayyip Erdoğan’a uyarlandı, iktidarın tahakkümü için söylendi. 

Direniş sırasında taraftarların katılımı o kadar yoğun oldu ki, bir süre sonra direnişin ana gövdesini taraftar gruplarının oluşturduğu algısı ortaya çıktı ve “bu taraftarlar şimdiye kadar neredeydiler?” soruları sorulmaya başlandı. Bu soruyu yanıtlarken iki önemli noktaya değinmekte fayda var:
Birincisi; Gezi Direnişi sırasında taraftar kimliğiyle veya belli bir taraftar grubu içinde eyleme katılan insanların bir bölümü daha önce de eylemlere katılan, partilerde, örgütlerde görev ve sorumluluk alan aktivistlerdi zaten. Parti ve örgütlerin hem zayıflığı hem de onlara karşı gelişen tepki nedeniyle, bu insanlar bu kez taraftar kimliğiyle eylemlere katılmayı tercih etti.
Gerek İstanbul, gerekse de İzmir’de birbirleriyle kanlı bıçaklı olan taraftar gruplarının birlikte hareket edip görkemli eylemler organize etmeleri taraftar gruplarına olan ilgiyi arttırdı. Bunun üstüne devletin Gezi Komünü’nü dağıtmasıyla Beşiktaş’a çekilen ve orada eylemlerini devam ettiren eylemcilere Çarşı Grubu’nun önderlik etmesi başta Çarşı olmak üzere taraftar gruplarına olan sempatiyi zirveye taşıdı. Taraftarlar o kadar ön plana çıktı ki neredeyse, Devrimci önderlik boşluğu taraftar grupları ile ikame edildi. Böyle olunca sokağa çıkanlarda taraftar aidiyeti daha da güçlenmeye başladı. Sporla ilgilenmeyen birçok insan bile “Ben de Beşiktaşlıyım, Çarşılıyım” demeye başladı. Dolayısıyla taraftar olarak eyleme katılanlar gökten zembille inmedi. Zaten burada hep aramızdaydılar, sadece kimlikleri değişmişti. 

Diğer önemli bir mesele de; Solun spora ve özellikle de futbola karşı uzun yıllardır devam eden önyargısı. Sözüm ona diktatör Franco’nun “Ülkeyi 40 yıl boyunca 3F (Futbol, Fiesta ve Festival) ile yönettim” sözü solcuların dillerine pelesenk olmuş ve futboldan neden uzak durulması gerektiğini kanıtlamaya çalışırlardı. Türkiye’deki futbol seyircisinin uzun zamandır siyasetle hiç ilgilenmemesi ve etliye-sütlüye karışmaması da bu önyargıyı güçlendirdi. Ancak kitlelerin değişeceğine ve onların hayatına girerek onları değiştireceğimize inanıyorsak futbol taraftarları neden değişmesindi? Tıpkı 90 gençliği gibi taraftar grupları da apolitikti, onlar adam olmazdı. Solun içinde bu algı uzun yıllar devam etti. Taraftarlar solun örgütlü politik müdahalesi ile değil, kendi kendine değişmeye başladı. Birçok takımın taraftarı kitlesel eylemlerin önemli bir kısmına katılmaya başladılar ve Gezi Direnişi ile zirveye yerleştiler. Gezi ile, aslında ne kadar politik olduklarını, örgütlü durabildiklerini dosta düşmana gösterdiler. 

Anti-Kapitalist Müslümanlar 
Solun, taraftar grupları gibi önyargılı baktıkları bir kesim daha vardı. Tabii, bu önyargının karşılıklı olduğunu söylememek Sola, Sosyalistlere büyük haksızlık olur. Dünyevi işlerle ilgilenmeyen, “bu zalim dünyayı değiştirelim” diye mücadele edenlere “Benim işim Ahiret ile, öbür dünya ile” diyerek sırtına dönen, dünya işleriyle, politikayla ilgilenmiyor gözükse de muhafazakar ve milliyetçi partilerle içli-dışlı olan, iktidar değiştirebilen oy potansiyeli olan, sabah-akşam 5 vakit “Koministlere” beddua eden, asgari ücrete “kader, alın yazısı” diyen İslamcılardan veya Muhafazakar işçi sınıfından söz ediyoruz. 
Sol ile dindar kitlelerin buluşamama sıkıntısı sadece memleketimize özgü bir durum değil elbette, dünyanın her yerinde aynı sıkıntı baş gösteriyor. Ama, dinin insanların hayat tarzını çok fazla etkilediği memleketimizde Osmanlı’dan Cumhuriyet’e büsbütün devlet geleneğinin -tabiri caizse- kitleleri uyutmak için dini bir afyon gibi kullanması, Sosyalistlerin de Marx’ın “din, kitlelerin afyonudur” sözünü berisine-ilerisine bakmadan kılavuz almaları Sol ile dindar kesimler arasındaki açık olan makası kronikleştirdi. Bu makasın kapanması için iki taraftan birinin bir adım atması gerekiyordu. Bu adımı ilk olarak “Devrimci Müslümanlar” veya “Anti-Kapitalist Müslümanlar” adıyla siyaset sahnesine çıkan bir grup insan attı. Kendilerini özellikle 2012 1 Mayısı’nda çok fazla söz ettirdiler. Bu grubun çıkışı ile ilgili bir yazımı da bu blogumdan okuyabilirsiniz. 

Solun önemli bir bölümü bu grubu anlamaya-yorumlamaya çalışırken atılan bu önemli adımı heyecanla karşılarken; bizim Sol cenah içerisinde önyargılarından kurtulmak istemeyenler bazı kesimler de, “temkinli olmak” adıyla yine kuşkuyla yaklaşıyorlardı Anti-Kapitalist Müslümanlar’a. Acaba AKP, Sol içerisinde bir bölünme yaratmak için bu grubu gizlice destekliyor olabilir miydi? Çünkü onların gözünde “Müslüman olmak demek tartışmasız AKP’li olmaktı”, birisi “ben Müslümanım” dediğinde onu mutlaka AKP ile ilişkilendirmek gerekiyordu. 
Durumun öyle olmadığını, Devrimci Müslümanlar’ın AKP ile herhangi bir sıcak temaslarının olmadığını, AKP ile olan tek ilişki noktasının, baskıcı bir hükümete karşı ezilenlerin duyduğu nefretten ibaret olduğunu Gezi Direnişi’nde anlamış olduk. Devrimci Müslümanlar, Gezi Direnişi’nde önemli bir rol oynayan Taksim Dayanışması'nda kurulduğu 2012 yılından itibaren yer aldı. Gezi Direnişi’nin patlak verdiği ilk günden itibaren hep Taksim’de yer aldılar. Bulundukları birçok yerde direnişin ruhuna uygun pratikleriyle hep direnişin bir parçası oldular. Hatta bazı günlerde direnişin en ön plana çıkan kesimi oldular. Taksim Meydanı’nda 
kıldıkları Cuma namazı, Ramazan ayında organize ettikleri “Lüks İftarlara karşı Yeryüzü Sofraları”, Cemevi ziyaretleri gibi etkinlikler Devrimci Müslümanlar’ın bizden biri olduklarını apaçık ortaya koyan ve direnişçilerce de sahiplenilen çok önemli adımlardı. Gezi direnişçileri de, Kandil gecesi içki içmeyerek ve Müslümanlar namaz kılarken başta polis müdahalesi olmak üzere çeşitli provokasyonlara karşı onlara kalkan olarak bu adımları karşılıksız bırakmadılar. 

Ama önyargılarıyla baş edemeyenler yine kuşkuluydular: 
“Müslümanlığın önüne Anti-Kapitalist sıfatı gelmesi neyi değiştirir, İslamcı bir akım devrimci olamaz!” 
İşin enteresan yanı bu serzenişleri AKP’liler de dile getiriyorlardı: 
“Müslüman kelimesinin önüne herhangi bir sıfat gelemez. Devrimci, Anti-Kapitalist ya da herhangi bir sıfat İslam’da yoktur.” 
Siyasi, dini ve sosyal amaçlarla ortaya çıkmış bütün akımlarda, sonradan ortaya çıkanlar kendilerini diğerlerinden bazı özellikleriyle ayırt etmek için önlerine çeşitli sıfatlar eklemişlerdir. Örneğin demokrasiyi savunan akımlar, bir süre sonra demokrasiyi herkesin farklı yorumladığının farkına varınca liberal demokrat, sosyal demokrat, muhafazakar demokrat gibi ayrımlara gitmek zorunda kalmışlardır. Komünist akımlar da, farklı devrim modelleri gelişmeye başladıkça kendilerine Marksist-Leninist, Maoist veya Anarko gibi sıfatlar eklemişlerdir. 
İslamcı akımlar arasında da Müslümanlığı farklı yorumlayan sayısız cemaat, tarikat, mezhep, hareket, örgüt vardır. Bunların arasında kapitalizme dair eleştirel yorumlar getiren akımlar da vardır. Ama bunların hiçbirinde doğrudan “kapitalizm eleştirisi” ayırt edici bir özellik değildir. 1920 yılında kurulan “Yeşil Ordu” vb. birkaç örnek dışında kapitalizmle mücadeleyi kendilerine amaç edinmiş İslamcı akımlara pek rastlanmaz. Hele son dönemlerde bunun izine hiç rastlamadığımız içindir ki Müslümanlığın önüne Devrimci veya anti-Kapitalist gibi sıfatlar çok yabancı gelmiştir. Anti-Kapitalist Müslümanlar da hemen hemen hepsi kapitalizmle içli-dışlı olmuş, kapitalizm bataklığından nemalanmayı “Liberalizm”, “Serbest Piyasa” gibi süslü laflarla kutsayan Müslümanlardan kendilerini ayırt etmek istemişlerdir. İslamiyet, kapitalizmden önce de var olan bir olgu olduğu için onu doğrudan kapitalizmle ilintilenmek, İslami akımların kapitalizmle mücadele edemeyeceğinde ısrar etmek tarihsel materyalizmle de örtüşmez. Kuşkusuz, sosyalistler kapitalizmle mücadele ederken herhangi bir dini referansla hareket etmenin mücadelenin sürekliliğine zeval getireceğini düşüneceklerdir. Ama bunun yanlışlığına veya doğruluğuna karar verecek olanlar bu mücadeleyi yürüten Müslümanlar olacaklardır. Müslümanlar hiç kuşkusuz, bu mücadeleyi yürütürken sosyalistlerle de etkileşim halinde olacaklardır. Ama etkileşim halinde olacakları sosyalistler; onlara dışardan gazel okuyan, her zamanki küçümseyici eleştirilerini yüzlerine vuranlar değil, mücadelelerine saygı duyanlar olacaklardır. 

12 Eylül’le Hesaplaşma 
“Umutsuzluğun bağrından bir gelecek umudunun tohumunu fışkırtan günler: Gezi Direnişi”
12 Eylül 1980 darbesi Türkiye işçi sınıfının ve sol hareketinin üzerinden bir silindir gibi geçtikten sonra yıllardır “12 Eylül’ün hesabını sorma” miti dolaşıp durdu içimizde bir yerlerde. Hesap sorulamadıkça, 12 Eylül’ün muhasebesi de yapılamaz oldu. Muhasebe yapmadıkça, 12 Eylül öncesi yapılan hatalarla yüzleşilemedi. Hatalar depreşti, içselleştirildi.  

Kürt halkı, 1984’de başlattığı son isyanıyla 12 Eylül rejiminin uygulamalarını, yerleştirmek istediği düzeni bertaraf etti, 12 Eylül’ün oyununu bozdu. Ama memleketin Batı’sı, 12 Eylül’le ve onun yıkıntılarıyla henüz hesaplaşamadı. Muhasebe yapılamadıkça hesap sorma işi hep başka bir bahara ertelenir. Hesap sorma işi, o kadar umutsuz bir vaka haline gelmiştir ki burjuva partilerinden bile medet umanlar olmuştur (Bkz: 12 Eylül 2010 Referandumu).
Devrimci siyaset üzerine yazılan her yazı, konuşulan her kelam 12 Eylül 1980 Darbesi ile başlar ve darbenin acımasızlığı, yarattığı yıkıntı üzerine çok laf edilir ama “Biz yenildik ve şurada da hata yaptık” diyen pek olmaz. Yıkıntının etkisi henüz geçmemiştir çünkü. 12 Eylül’den önce var olup aradan birkaç yıl geçtikten sonra siyaset sahnesine tekrar çıkanlar yenilginin muhasebesini yapmadılar. Yaptılarsa da “çift kayıtlı muhasebe” yapılıyor büyük ihtimalle. Zira, bize gösterdikleri muhasebe tabloları gerçekleri tam olarak ortaya dökmüyor. 

Yıkımın üzerinden 33 yıl geçti. Türkiye Sol Hareketi 12 Eylül’ün muhasebesini henüz yapmadı ama yıkımın etkileri kendiliğinden bir hareket ile bir nebze olsun yok edildi, 12 Eylül 1980 ile nasıl hesap sorulacağının nüvelerini sundu bize. Gezi Direnişi; 12 Eylül’ün faşizan uygulamalarına, siyasetten korkan bir toplum yaratma amacına, neo-liberal politikalarına geç kalınmış olsa da tokat gibi bir cevap verdi. Gezi Direnişi, 12 Eylül’ün yarattığı düzeni henüz tamamen bertaraf edemedi ama o düzenle nasıl başa çıkılacağını gösterdi, hatta ilk fişeği de atmış oldu. Toplum, yıllardır aklını kuşatan duvarı yıktı, cuntanın ablukasını dağıttı. Gezi Direnişi ile, bir toplumun topyekün olarak yıllar önce yitirdiği hafızasının tekrar canlanmasına tanık olduk. Toplumun aklını yıllardır işgal eden korkuları kovup atabilmek, kördüğüm gibi bağlanan basiretinin düğümlerini çözmek için bir kıvılcım oldu. En kötümser bakışla, 12 Eylül’ün üzerimizi örttüğü ölü toprağını atmış olduk. 

Gezi Parkı Komünü ve Park Forumları
Gezi Direnişi, gerek tüm yurda yayılan kitleselliği, birkaç günle sınırlı olmayıp bir aydan daha uzun bir süreye yayılması ile Türkiye’deki diğer toplumsal hareketlerden kendini ayırabildi ve birkaç adım öne çıktı. Türkiye Sol Hareketi, toplumsal mücadele tarihinde birçok defa ayaklanmalara, kalkışmalara girişti ama bunların birçoğunda düzeni alt etmeye çalışırken, yerine nasıl bir düzen inşa edeceğini ortaya koyamadı. Sol Hareket kendi içinde eskisinin yerine “nasıl bir yeni” ortaya koyacağı konusunda zaten birçok yanlış, hatalı, tartışmalı yönelimlere sahipken, bunu bile topluma anlatmakta zorluk çekiyor. 
Komünistlerin, var olan düzeni yıkıp nasıl bir yeni düzen kurmak istediklerinin nüvelerini barındıran memleketimizdeki en iyi örnek Fatsa’dır(1980). Bunun dışında Alpagut(1969), Günterm Kazan(1970), Kavel Direnişi, Aşkale(1977), Yeni Çeltek(1980) gibi öz yönetim deneyimleri de bu birkaç örnek arasında yerini alır. Bu deneyimler hem çok az sayıda olduğu için hem de çok eskilerde kaldığı için bunları hatırlayan ve hatırlatanların sayısı pek azdır. 
Gezi Parkı’na polisin müdahalesi sonrası 31 Mayıs’ta Taksim ve çevresine biriken kalabalığın polisi püskürtüp Taksim Gezi Parkı’na girmesiyle başlayan ve 16 Haziran’da polisin tekrar müdahale edip Gezi Parkı’na girmesiyle son eren ve tarihe “Gezi Parkı Komünü” diye geçebilecek bir deneyim yaşandı. Bu komün, alternatif ile mücadelenin eş zamanlı yaşandığı bir deneyim olarak bir yerlere yazılmayı hak ediyor.
Gezi Parkı’nda ilk günlerde parkı polis saldırısından korumak için kurulan çadırlar, yine kendiliğinden, kısa bir süre içinde farklı bir yaşam alanına dönüştürüldü. 
Direnişçiler tarafından parkın içinde kütüphane, sinema-tiyatro atölyeleri, dershane, revir, TV, radyo, gazete, çocuk parkı kuruldu ve bunların hepsi ücretsiz olarak halkın hizmetine sunuldu. Her öğün pişirilen yemekler, kurulan sofralar herkesle paylaşıldı. Halk tarafından temin edilen kıyafetler, yiyecekler, içecekler, kitaplar herkesçe paylaşıldı. Sökülen ağaçların yerine yeni fidanlar dikildi. Park, polis müdahalesine karşı yine nöbetleşe korundu. Üstelik bunları, daha önce birbirlerine teorik ve pratik olarak düşman kesimler hep bir arada yaşayarak yaptılar.

Park forumları ise, polisin 16 Haziran’da Gezi Parkı Komünü’nü dağıtmasıyla ilk gün yaşanan moral bozukluğunu aşarak Gezi Parkı deneyimini tüm mahallelere, semtlere taşımayı amaçladı. Polis saldırısından sonra Gezi Parkı’nın tekrar devletçe ele geçirilmesinden sonra hiçbir şey yapılmadan tekrar hayatı devam ettirmek Gezi Direnişi’nin yenilgiyle sonuçlanmasına neden olabilirdi. Tam da bu anda Sosyalistlerin “Öz Yönetim” deneyimlerinden yola çıkarak ortaya koyduğu Forumlar direnişe ilaç gibi geldi. Birkaç gün içinde onlarca mahallede mahalle sakinleri bir araya gelerek hem yaşadığı semtin ve memleketin sorunlarını tartıştılar, sorunlara çözümler üretmeye çalıştılar, hem de Gezi’nin bitmediğini dosta-düşmana gösterdiler. Mahalle forumları, polis Gezi’yi dağıtsa da Gezi Direnişi’nde sokağa çıkan kitleyi diri tutmak için önemli bir araç haline geldi. Mahalle forumları bir süre hakkını vererek devam etse de, yavaş yavaş sönümlenmeye başladı. Halkın ilgisinin bir süre sonra normal olarak azalacağı tahmin edilse de Forumların işlevini yitirmesinde "halk adına siyaset yapanların" de etkisinin olduğunu söylemeliyiz. Mahalle Forumları’na halkın ilgisinin yoğun olmasını fırsat bilip, bu alanı tamamen örgüte-partiye üye kazandırma mecrasına çevirme girişimleri, zaten var olan Sol içi rekabeti tekrar gün yüzüne çıkardı. Kendi örgütünün söylemlerini, örgütün kimliğini ön plan çıkarmak istenmesi Forumları örgütlerin tartışma zeminine dönüştürdü. Mikrofon yine halktan küçük bir azınlığa geçti. Böyle olunca halk elini-eteğini çekti, halkın öz örgütleri olması gereken Forumlar yalnızca "Solculara" kaldı. Bu sürecin yaşanmadığı, halen hakkıyla devam eden birkaç Forumu saymazsak, çok daha etkili olabilecek “Forum deneyimi” şu anda etkisini yitirmiş durumda. 

Her ne kadar Gezi Parkı’nda, Gündoğdu Meydanı’nda, Kuğulu Park’ta artık bir Komün olmasa da, Mahalle Forumları ilk günlerdeki etkisini yitirse de, eylemlerde yüzbinlerce insan sokağa dökülmese de “Gezi Direnişi”, direnişin o karşı konulmaz, dayanılmaz coşkusunu, gücünü halkın yüreğine serpti.

Gezi’den sonra; siyasetçiler üsluplarını, belediyeler projelerini, akademisyenler ders içeriklerini, sivil toplum işlevini, eylemciler eylem biçimlerini yeniden düşünüp güncelliyorlar. Artık halkın üzerinde 12 Eylül’ün ölü toprağı değil, “Gezi’nin Direniş Ruhu” var. Bu direniş ruhunun bir geleneğe dönüşmesi, sokağın gücünün vazgeçilemez olmasını sağlamak bizim elimizde. 

Yoldaş Pançuni (2013)

































Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme