25 Kasım 2010 Perşembe

Bir Türk Milliyetçilik Tarihi ve Coğrafyası- Çağlar Keyder


Cumhuriyetten Önce
Türk milliyetçiliği, Alman modelinin başlattığı çizgide, 19. yüzyılın ‘geç kalmış’ milliyetçilikleri genel bağlamında ortaya çıktı. Türk milliyetçiliğinin tam anlamıyla şekillendiği Birinci Dünya Savaşı yıllarında, bütün imparatorluklar dağılıyor ve milliyetçilik dünya çapında meşruiyet kazanıyordu. Türk milliyetçiliği, aynı zamanda, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki rakip milliyetçi akımlardan beslenmiş, bunlara tepki olarak geliştirilmiş ve bunların getirdiği sınırlamalara maruz kalmıştı. Osmanlı reformcuları, esas olarak devletin modernleştirilmesini hedefliyorlardı, imparatorluğu bu yolla koruyabileceklerini umdukları için, bu hedef milliyetçi bir boyut taşıyamazdı. Osmanlı eliti, pek çok etnik gruptan bireyler barındırıyordu ve bunların ortak çabası Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmadan modern dünyaya katılmasını sağlayacak bir dönüşüm gerçekleştirmekti. Çeşitli dinsel ve etnik grupların mensuplarından oluşan bu elit, hiç değilse Balkan Savaşlarına kadar, imparatorluğun ayakta kalabileceği yolunda iyimser bir inancı paylaşıyordu. Bugünden geriye bakarak, Osmanlılık’a bu bağlılığın safiyane olduğu hükmünü vermek yanlış olur.1912 sonrasında ise, hem Düvel-i Muazzama (Büyük Devletler) arasındaki rekabet hem de güçlenen yerel milliyetçilikler, imparatorluğun dağılması sürecine tersine çevrilemez bir ivme kazandırdı.

Birinci Dünya Savaşı, daha geniş ölçekte, imparatorlukları modernleştirme yolundaki girişimlerin sona ermesi anlamına geldi. İmparatorluklar yıkılırken, milliyetçilikler büyük bir zafer kazanıp dünya sahnesine egemen oldu. 
Ama, Birinci Dünya Savaşı öncesinde dahi, elitlerin bir kısmının Osmanlılık idealine bağlı olmasına karşın, milliyetçi fikir akımları imparatorluğun çeşitli halkları üzerinde etkili bir güç haline gelmişti. Bir başka deyişle, her etnik grupta hem milliyetçiler hem de Osmanlıcılar vardı. Bu politik farklılıkları sosyal konumlara indirgemek güç de olsa, etnik grup içi çatışmanın (Rum, Ermeni ve daha sonra Arap halkları içindeki ihtilafların) nedenlerinden birinin, rakip elitlerin varlığı olduğu yolunda son derece güçlü bir tez ortaya konmuştur. Bu teze göre, elit rekabeti ve eski elitlere karşı duyulan öfke, yeni ortaya çıkan ve yükselme emelleri taşıyan elitlerin milliyetçiliğini besleyen önemli bir faktör olmuştur. Daha geleneksel elitler Osmanlı İmparatorluğu’na sadakat göstermiş olabilir, ama muhtemelen daha ticarî nitelik taşıyan ve yeni yeni palazlanan rakip gruplar, geleneksel elitlere karşı ideolojik silah olarak milliyetçilik fikrine sarılmayı tercih etmişti. 
Oysa, Türk milliyetçiliğinin oluşumunda elitler arası rekabetin etkisi söz konusu değildi. Osmanlı elitinin Türk milliyetçisi olan kesimi, imparatorluğun devlet sınıfının bir parçasıydı, dolayısıyla başlangıçta Osmanlıcılık projesine bağlılık duyuyordu. İmparatorluktaki tüccarların çoğu ve yeni zenginleşen ticaret grupları Rumlar ve Ermeniler olduğu için, benzer ekonomi tabanlı bir rakip Türk eliti ortaya çıkmadı. Türk-Müslüman eliti içinden sonunda boy gösteren milliyetçilik ne nitelik taşırsa taşısın, bu akımın belirgin, kendine özgü bir sosyal tabanı olmadığı açıktır. Jön Türkler, elit içindeki milliyetçiler olarak, sosyal tabanlarıyla değil, gençlikleriyle ve benimsedikleri ideolojik çizgiyle farklılaşıyorlardı. 
Birinci Dünya Savaşı sonrası döneme kadar Türklük, somut bir referans noktası olmayan bir kavramsal kurgu olma özelliğini sürdürdü. Karışık evlilikler (farklı ‘ırk’lardan kişilerle evlenmeler), Osmanlı hanedanından başlayarak toplumun bütün katmanlarında yayılmış bir uygulamaydı -Osmanlılarda valide sultanın, imparatorluğun uzak bir köşesinden veya imparatorluk sınırları dışından getirilip İslâm dinini ‘kabul eden’ bir Hıristiyan olması, istisna  değil, kuraldı. Yüksek devlet yöneticileri arasında da, yükselme fırsatı elde etmek için din değiştiren Avrupalılar yer almaktaydı. Özellikle Tanzimat okulları açıldıktan sonra, taşranın ileri gelenleri, oğullarını öğrenim görmeleri için İstanbul’a gönderdiler, bu gençler İstanbul’da Osmanlı tarzında sosyalleşeceklerdi. Bir diğer deyişle, yönetici elit Osmanlı’ydı ve bu koşullarda imparatorluk merkezinde Türklük’ün, etnik bir üstünlük ideolojisine doğal dayanak oluşturmaya başlaması söz konusu değildi. Osmanlı elitinin kültürü olan ‘karışım’dan farklı bir Türk kültürünün tanımlayıcı unsurlarının neler olacağı henüz keşfedilmemişti veya teorize edilmemişti -dolayısıyla, bir politik programın parçası olarak sunulamazdı.
Aslında, ‘Türk’ tanımının kendisi, imparatorluğa ve imparatorluk nüfusuna dışarıdan empoze edilmişti. İmparatorlukta, sadece, ‘cahil ve kaba’ Anadolu köylülerine Türk (“Etrak-ı bî-idrak”) denirdi. Avrupa’da ise, öteden beri, imparatorluktan “Türkiye” ve imparatorlukta yaşayanlardan da -özellikle küçümseyici bir dil kullanılmak istendiğinde- “Türkler” diye bahsediliyordu. Avrupa dillerindeki bu tercih, kuşkusuz, imparatorluğa ilişkin örtük bir değerlendirmeyi yansıtıyordu -yani, Avrupalıların gözünde, Osmanlı İmparatorluğu, Türklerin diğer halkları, özellikle Hıristiyanları boyunduruğu altında tuttuğu despotik bir devletti. Dolayısıyla, ‘Türklük’ etiketinin elit tarafından sahiplenilmesi, imparatorluğun etnik niteliği hakkındaki bu basitleştirici Batılı perspektifin kabulü anlamına geliyordu.
İmparatorluğun son döneminde, entelektüel hayatta milliyetçi düşüncenin ilk etkileri belli belirsiz hissedilmeye başladı ve zaman içinde, Türk milliyetçiliği, rakip milliyetçiliklerle etkileşimi sayesinde tedricî olarak daha belirgin bir biçim kazandı. Ama bu, aşama aşama ilerleyen bir “ulusal uyanış” süreci değildi, sonunda elit için Türk milliyetçiliğini geçerli çözüm yolu olarak benimseten kritik gelişme, savaşlar ve imparatorluğun toprak kayıplarına uğrayıp küçülmesiydi. Başka bir deyişle, milliyetçilik, öncü milliyetçi entelektüellerin başlattığı bir gelişim süreciyle kök salan bir duygusal birikime dayanmıyordu, daha ziyade elitin politik bir tercihi olarak ortaya çıktı.
Bu dönemin önde gelen üç milliyetçi entelektüelinin yaşam öyküleri bu iddiayı desteklemektedir. Yusuf Akçura, Rus İmparatorluğu’ndaki Kazan Tatarlarından bir burjuva ve entelektüel ailenin çocuğuydu (Georgeon, 1980). Akçura’nın milliyetçiliği, önceleri Rus İmparatorluğu’nun hâkimiyetine karşı oluşturulmuş bir tavır olarak Pantürkist nitelik taşıyordu. Paris’teki eğitiminin ardından  İstanbul’a gelen Akçura, milliyetçilik hareketinin liderlerinden ve teorisyenlerinden biri oldu. Ziya Gökalp Diyarbakırlı bir Kürt’tü: İstanbul’a görece geç gelmiş olan Gökalp için de, milliyetçilik politik bir tercihti (Parla, 1985; Berkes, 1964). Gökalp’i milliyetçiliğe yönelten akıl yürütme, pragmatikti: Türklük, geleceğin devletinde kültürel bir dayanışma oluşturma şansı taşıyan birleştirici bağ olabilirdi. Tekin Alp, Yahudi kökenli bir Orta Avrupalı’ydı, dolayısıyla Tekin Alp için, Pantürkizm (bu akımın belli başlı eserlerinden birini kaleme almıştır), entelektüel bir deneyim olmaktan öte bir anlam taşıyamazdı. Jön Türk döneminde İstanbul’da faal olan ünlü sosyalist Alexander Helphand (Türkçe metinlerinde Parvus takma adını kullanmıştır) da, bu üç isme eklenebilir. Parvus Efendi, milliyetçi akıma yazıları ve konferanslarıyla katkıda bulunmuş, Türklük’ün uyanışına anti-emperyalist bir boyut eklemeye çalışmıştır (Sencer, 1977). Dolayısıyla, başka yerlerde olduğu gibi Türkiye’de de milliyetçilik, fikir adamlarının çabalarıyla doğmuştu, ama Türkiye’de bu akımın doğuşunda rol oynayanların büyük bir bölümü, “dışarıdan” gelmişti.
Çokkültürlü bir imparatorluk fikrine karşı daha kendiliğinden gelişen tepkileri inceleyince, imparatorluğa yeni gelenlerin bu alanda da ağırlıklı rol oynadığını görürüz. Jön Türkleri, devlet modernleşmeciliğinin milliyetçi versiyonundan yana tavır almaya zorlayan önemli bir maddî gelişme, imparatorluk küçüldükçe, kaybedilen toprakları terk edip batı Anadolu ve Trakya’da yerleştirilen rövanşist bir Müslüman nüfusun ortaya çıkmasıydı. Toprakları giderek küçülen imparatorluğa yerleşmek zorunda kalan bu grup, dışlayıcı milliyetçilik fikrini ülkeye getirerek siyaset sahnesinde yer aldılar. Bu göçmenler, yeni kaybedilen topraklarda evlerinden barklarından koparılmalarına yol açan çatışmalara tepki göstererek, İslâmcı düşünceyi veya Türk milliyetçiliğini benimsediler. Örneğin, 1910 yılında Balkanlar’dan gelip Batı Anadolu’ya yeni yerleşen Müslümanlar ile yakın köylerde yaşayan Osmanlı Rumları arasında bir dizi çatışma yaşandı, mal-mülklerinin talan edilmesinin ardından Rum köylüler, Ege’nin öteki tarafına göç etti. Ege kıyıları, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin darbeyle iktidara el koyduğu 1909 yılı ile nüfus mübadelesinin yapıldığı 1923 yılı arasında, az çok sürekli olarak, etnik çatışmalara sahne oldu (Hirschon; Arı, 1995; Pentzopoulos, 1962). İmparatorluğun doğusunda da benzer bir dinamik söz konusuydu. Bu bölgede Ermeniler ile Müslümanlar arasındaki çatışmalar, özellikle Kürtlerin yeni iskân edildiği yerlerde görülüyordu: Devletin yerleşik hayata geçirmek için iskâna tâbi tuttuğu aşiretlere, Ermeni köylerinin yakınlarında toprak verilmişti. Bu nedenle, Ermeniler ile Kürtler arasında, hayvan otlatılacak veya daha büyük bir olasılıkla ekilen alanların genişletilmesi için kullanılacak topraklar konusunda rekabet potansiyeli büyüktü. Birinci Dünya Savaşı öncesinde, Müslümanlar ile Ermeniler arasında en önemli etnik çatışmalar, Çukurova bölgesinde yaşanmıştır. Bu bölgede Ermenilerin toprak mülkiyeti genişlerken, kentsel alanda ve hinterlantta etnik güç dengeleri hızla değişiyordu.
Bu etnik ve proto-milliyetçi çatışmaların ne derece kendiliğinden geliştiği tartışmalıdır. Her olayda devletin kışkırtması yoksa da, en azından resmî makamlardan destek sağlanmış ve onay verilmiş olması ihtimali yüksektir -Rumlara karşı, İttihat ve Terakki yönetimi, Ermeni örneğinde ise, Kürt aşiretlerinden kurduğu Hamidiye Alayları aracılığıyla Abdülhamit müdahalede bulunmuştur. Yunan irredantizminin ve Ermeni milliyetçiliğinin, daha sonra milliyetçiliğe dönüşen resmî tepkinin ifadesini bulduğu ortamı yarattığını söylemek gerekir. Önce Çukurova’da, daha sonra da İstanbul’da, binlerce Ermeni’nin kıyımına yol açan 1895-1896 olayları, Avrupa’nın dikkatini kendi davaları üzerine çekmeyi uman Ermeni milliyetçileri tarafından kışkırtılmıştı. Rekabet halindeki milliyetçilikler, Büyük Devletlerin karmaşık güç oyunlarında birer koz olarak kullanılıyordu.
1912-1913 Balkan Savaşları, milliyetçi retoriğin popülerleşmesi açısından bir dönüm noktasıydı. Selânik’in Yunanistan’ın eline geçmesi, Edirne’nin işgali ve Bulgar ordusunun Çatalca’ya kadar ilerlemesi, çeyrek milyon Müslüman’ın Bulgaristan ordusundan kaçarak İstanbul’a sığınması, imparatorluğun bekasına yönelik tehdidin çok somut bir biçimde hissedilmesine yol açmıştı. Kentli nüfus, politik hayata katılmaya -milliyetçi mobilizasyon doğrultusunda- ilk kez bu dönemde teşvik edildi. Bu hareketlenme, İttihatçı elitin titizlikle oluşturduğu resmî politikanın, kitlesel destek temelinde geçerlilik kazandığı ilk örnek oldu (Ahmad, 1993; Zürcher, 1993).
Daha sonra, Birinci Dünya Savaşı döneminde milliyetçi söylem devlet elitinin diğer kesimleri arasında da yaygınlık kazandı. Osmanlı ordusu, savaşın başlamasının üzerinden daha bir yıl geçmeden, Doğu cephesinde ve Çanakkale’de 200.000’in üzerinde asker ve çok sayıda subay kaybetti. Sınırlı sayıda istisna dışında, savaşta şehit düşenler Türk unsurundandı: ‘Cahil’ Anadolu köylüleri ve onlarla ortak bir etnik kökeni paylaştıklarını keşfeden subaylar. İmparatorluk yıkılırken, milliyetçi perspektife temel oluşturan, işte bu ‘keşif’ti.

Etnik Anlatılar
Bütün ulusların tarihlerinde, aktif olarak unutma çabalarının sonucu olan, sessizlik noktaları vardır. Birinci Dünya Savaşı’ndaki ve sonrasındaki, devletin yeniden kurulduğu dönemi, milliyetçi tarihyazımında unutma/unutturma çabasının boyutları dikkat çekicidir. Bu çaba, sadece bir dizi etnik temizliğin yapıldığının ve/veya sorumluluğunun reddedilmesiyle ilgili değildir. Böyle bir iddia, genellikle olduğu gibi, bir dizi suçlama ve karşı-suçlama süreci içinde eritilebilirdi. Bundan daha da ciddi olan nokta, daha sonra formüle edilen Türk milliyetçilik mitinin, Türkiye Cumhuriyeti haline gelen coğrafyada gayri Müslim nüfusun yaşamış olduğunu bile tanımamasıdır. Oysa, sözü edilen olaylar yaşanmamış olsaydı, bir etnik-milliyetçilik mitinin üretilmesi çok zor olurdu.
Olgular görece açıktır. 1912’deki Balkan Savaşı yenilgisinin ardından Anadolu’daki Rum köylerine yönelik saldırılar arttı. Pek çok Hıristiyan ülke dışına kaçtı. Birinci Dünya Savaşı başladığında, askere alınan Rum ve Ermenilerin çoğu iç bölgelerdeki çalışma kamplarına gönderildi ve bunların bir kısmı bu kamplarda hayatını kaybetti (bu arada, Müslüman gençler de cephelerde hayatlarını kaybediyorlardı). Daha sonra, 1915 yazında, Ermeni nüfusun önemli bir kesiminin öldürülmesine veya hastalıktan ve açlıktan ölmelerine yol açan tehcir yaşandı. Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra, Yunan ordusu Batı Anadolu’nun büyük bir bölümünü işgal etti. Ankara’nın örgütlediği kurtuluş ordusu, üç yıllık çatışma döneminin (1919-1922) ardından, Anadolu’nun kurtuluşunu sağladı ve Anadolu’daki Rum Ortodoks nüfusun büyük bölümü ülke topraklarını terk etmek zorunda kaldı. Atina ve Ankara arasında yapılan bir antlaşmayla, resmen İstanbul’da oturanlar istisna oluşturmak kaydıyla, geri kalan Rumların nüfus mübadelesiyle Yunanistan’a gönderilmesi kararlaştırıldı. 1913 yılında bugün Türkiye olan coğrafyada yaşayan nüfusun beşte biri Hıristiyan’dı; 1923’ün sonunda ise bu oran 40’ta bire düşmüştü.
Yeni cumhuriyetin meşrulaştırıcı ideolojisi olan Türk milliyetçiliği, bu arka plana dayalı olarak oluşturuldu. Bu milliyetçiliğin neden etnik bir ulusal anlatıyı tercih ettiğini anlamak zor değildir. Bir başka deyişle, Türklük kavramı, gerçek bir çeşitliliği gizleme çabasıyla geride kalan nüfusu homojen olarak temsil edebilmek üzere oluşturulmuştur. Böylece Rum, Ermeni ve Arap etnik gruplarının varsayılan homojenliklerine karşı, benzer şekilde hasmane bir Türk etnisitesi yaratılmış oldu. Bunun için, yabancı bir coğrafyadaki mitik bir geçmişe kadar uzanan kesintisiz bir etnik tarih kurgusu oluşturuldu.
Daha sonraları “Türk Tarih Tezi” adını alan tez, bu ihtiyaca hizmet eden dolaysız bir araç niteliği taşıyordu. Bugün bile okul çocuklarına, Türklerin Orta Asya’dan göç etmelerinin ardından bütün bir Avrasya bölgesine yayıldıkları öğretilir (Ersanlı, 1992). Verilen bu eğitime göre, Anadolu’da ve yakın coğrafyasında tarih öncesinde yaşayanlar Türk soyundan geliyorlardı. Böylece, Anadolu’nun eski nüfusu Türklük kapsamına dahil ediliyordu (İlkokul ders kitaplarında Hitit ve Sümer Türklerinden bahsedilir.) Resmî ideoloji yakın zamanlara kadar, Kürtler diye ayrı bir etnik grubun varolduğunu inkâr etmeye çalıştı.
Türk tarih tezi, etnik kökene dayalı bir milliyetçilik geliştirmek açısından mantıksal bir gereklilikti. O güne kadar Osmanlı tarih yazımında, 1071 Malazgirt zaferinin ardından Türklerin Anadolu’yu tedricî olarak fethettiği belirtiliyordu. Fakat din değiştirmelerin ve farklı gruplar arasında evliliklerin yaşandığı yüzyılların ardından, Hıristiyanlar hâlâ ülke nüfusunun beşte birini oluşturuyordu. Bu nedenle, Anadolu’nun Türklerin anavatanı olduğunu ve nüfusunun etnik açıdan saflığını ileri sürmek çok zordu. Öte yandan, eğer Anadolu’nun çok eski dönemlerdeki nüfusu proto-Türklerden oluşmuşsa, ulusal kimliğe ilişkin yeni uyanış, kaybedilmiş bir özün yeniden bulunması anlamına gelecekti. Böyle bir tez, yakın geçmişin silinmesine olanak sağlamasının yanı sıra, (Bizans İmparatorluğu’nda yaşayan nüfusa oranla) Anadolu’ya yerleşen Türk nüfusun büyüklüğü veya Türklerin Anadolu’nun fethine başlamasından bu yana geçen yüzyıllar boyunca din değiştirenlerle ilgili rahatsız edici olabilecek sorulardan da kurtulmak anlamına geliyordu. Bu iki konu, resmî ideolojiyi savunanlar tarafından hâlâ birer rahatsızlık kaynağıdır. Örneğin 1970’lerde yapılan ve 16. yüzyılda Karadeniz Bölgesi’nin “Türkleşme ve Müslümanlaşma”sını inceleyen ve bu dönemde pek çok Hıristiyan’ın din değiştirip Müslüman olduğu sonucuna varan bir doktora tezi, bir üniversite yayınevi tarafından yayınlanmış, ama daha sonra piyasadan çekilmişti (Lowry, 1998; ayrıca bkz. Baer, 1999). Anadolu’daki ilk Türk yerleşimleriyle gelen nüfusu hesaplamaya yönelik araştırma yapmak hâlâ kolay değildir. Türk tarihçilerinin benimsedikleri anlaşılan bir önerme, ekonomik sıkıntıların ve güvenliğin sağlanamamasının Bizans nüfusunun azalmasında rol oynadığıdır. Ama, bugün Türkiye olan coğrafyada etnik grupların tarihine gelişigüzel bir bakış bile, din değiştirmelerin çok yakın zamanlara kadar devam ettiğini açıkça göstermektedir. Lazlar, 19. yüzyılda kitlesel biçimde din değiştiren belki de son gruptur. Yakın tarihimizde Ermenilerin din değiştirip Müslüman olması hakkında ve Hıristiyan olarak doğmuş kadınların ve çocukların Birinci Dünya Savaşı’nda Müslüman ailelerin nüfuslarına geçirilmesi hakkında belgelere dayalı araştırmalar bulunmamaktadır. Ancak, bu tip vakaların yüz binlere vardığı ortadadır. 1923-1924 yıllarındaki nüfus mübadelesi sırasında yeni bir dalga daha yaşanmış olabilir: Türkçe konuşan Rum Ortodoks cemaatinin bazı mensupları, kendilerinin Müslüman olduğunu beyan ederek mübadele kapsamı dışında kalmayı seçmiş olabilirler. Bu konularda bilgilerimiz anekdotlara dayanmaktadır.
Etnik milliyetçilik, ömrü kısa olan Türk tarih tezinden çok daha uzun süre varlığını sürdürdü. 
Resmî tarih, ulus-devletin kurulmasıyla Anadolu’nun gerçek sahiplerinin eline geçtiğini iddia ediyordu. Anadolu’nun fethi, bu toprakların     yeniden canlandırılması ve “şenlendirilmesi” olarak gösterilir: Türk unsuru, çökmüş bir Bizans geleneği altında zarar gören insanların ve toprakların kurtarıcısıdır. Popüler medyada, tarihî romanlarda, çizgi romanlarda, sözel gelenekte ve daha yakın dönemde film ve TV programlarında, Anadolu’nun fethinin hikâyesi anlatılırken, neredeyse daima, kendisine âşık olan bir Rum (Bizanslı) kadın (genellikle Bizans komutanın karısı veya kızı) sayesinde amacına ulaşan yakışıklı bir Türk savaşçısı baş roldedir. Türk kahraman, başka örneklerden tanıdığımız bir cinsel metafor eşliğinde, çöken ve sefil durumdaki bir imparatorluğu yeniden canlandıran yiğit savaşçıdır.

Yeni Ulusun Coğrafyası
Anadolu’yu fetheden ve bu topraklarda yaşamaya layık olan Türk nüfusu,Anadolu’nun eski sakinlerinden tamamen farklı bir grup olarak sunulmuştur: Hiçbir birleşme veya karışım söz konusu değildir. Aslında, bu saflık iddiası, milliyetçi söylemin en kritik boyutudur ve kurucu mitini oluşturur. Bu mite göre, günümüzün Türkleri, Orta Asya’nın göbeğinden bozulmadan, karışmadan gelen bir halkın, bugüne kadar saflığını koruyabilmiş torunlarıdır. Orta Asya’da yaşanan büyük ekolojik felaket nedeniyle Türkler, anayurtlarını terk edip göç etmek zorunda kalmışlardı. Diğer bir deyişle, “anayurt” sadece hayal edilebilir; bu toprakların yeniden ele geçirilmesi ise, sadece uzaklığından dolayı değil, ama aynı zamanda bu topraklar büyük bir dönüşüm geçirdiği için de mümkün değildir. Milliyetçi eserlerde ve tarih kitaplarında, bu hayalî topraklara ulusun mekânsal göndergesi olarak büyük önem atfedilir. Türklerin Orta Asya’daki “anayurt”u olmasa, ulusal tarih, gerçek bir “toprak”tan yoksun kalacaktı; elitlerin, imparatorluğun kaybedilmesini ve sonuç olarak elde “küçücük” bir yarımadanın kalmasını içlerine sindirmesi kolay olmamıştır.
Dahası, Anadolu Yarımadası’ndaki bazı coğrafî mekânlara ve unsurlara da büyük bir kuşkuyla bakılıyordu: İzmir “gâvur İzmir” olarak anılıyordu. Bu şehirde, Rum ve Yahudilerden oluşan gayri Müslim nüfus çoğunluğu oluşturmuştu. 19. yüzyılda İzmir’e yeni yerleşen yabancı nüfus, şehrin fiziksel görünümünü ve sosyal özelliklerini değiştirmişti. İzmir, bu dönemde, geç sömürgecilik döneminin tipik bir liman şehriydi -yerel çözümlere kuşkuyla bakan kozmopolit bir şehirdi. Milliyetçiliğin egemen olduğu bir ortamda ise, Üçüncü Dünya’daki diğer bütün kozmopolit şehirler gibi, İzmir’e de şüpheyle bakılmış ve farklı bir dünyaya ait olmakla suçlanmıştır (bu kitaptaki “Birinci Dünya Savaşı Arifesinde Liman Şehirleri ve Politika” adlı makaleye bkz.). İstanbul’la kurulan ilişki, daha büyük çelişkilerin damgasını taşıyordu. İstanbul bir yandan Bizans’tı. Cumhuriyet eliti, Osmanlı mirasıyla çelişkilerle dolu ilişkisi çerçevesinde, Osmanlı payitahtının temsil ettiği debdebe, israf ve hazlara karşı, Ankara’nın bozkır hayatını öne çıkarmıştı. Cumhuriyetin tarihyazımı, Bizans’ın şaşaa ve entrikalarının devamı olarak görülen Osmanlı sarayına ve padişahlara son derece mesafeli bir tutumla yaklaşıyordu. Cumhuriyetçi milliyetçilik, daha radikal versiyonlarında “militan laik” kimliğine bürünüyor, bu da, halifelik merkezi ve kutsal  bir İslâm şehri olarak da görülen İstanbul’a soğuk yaklaşımın başka bir nedenini oluşturuyordu. Ayrıca, ülkenin geri kalanında etnik temizlik yapılmıştı, ama İstanbul hâlâ Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerden arındırılamamıştı, üstelik bunlar, en azından 1950’lere kadar, ticaret ve sanayide egemen konumlarını sürdürecekti.
Ülke coğrafyasının belirli özelliklerinin seçilip ısrarla göz ardı edilmesi, denize yönelik milliyetçi tutumda çok net bir şekilde görülür. Uzun bir kıyı şeridine sahip, yarımada şeklindeki bir ülkede, halkın denizle ilişkisinin bu denli sınırlı olması dikkat çekicidir. Bunun temel nedeni, kıyının Rum bölgesi olarak değerlendirilmesidir. Sahil kesimlerinde “bizden olmayanlar” yaşıyordu. İmparatorluğun kıyı nüfusunun büyük bir çoğunluğu -denizciler, balıkçılar ve deniz ticaretiyle uğraşanlar- tanım gereği Müslüman Türk kökenli olamazdı, çünkü Osmanlıca’da “Türk” kelimesi Anadolu köylüleri ve göçerler anlamına geliyordu. Rumlar ülkeyi terk ettiğinde, deniz kenarındaki şehir ve kasabalar, 1960’larda kentleşmeyle doluncaya kadar görece boş kalmıştı. Cumhuriyet politikası, merkezden kontrol edilmesi zor olacağından kıyı ticaretini teşvik etmemiştir. Sonuç olarak, Türk tüccarlarının ticaret filosunun ve deniz trafiğinin biraz olsun gelişmesi için 1980’leri beklemek gerekmiştir. Cumhuriyet döneminde Karadeniz’de veya Akdeniz ve Ege’de düzenli kıyı taşımacılığı hizmeti verilmiyordu, hâlâ da verilmiyor. Yolcular, deniz ulaşımına en elverişli yerler için bile karayolunu kullanmak zorunda kaldılar.
Bütün bunlar, İstanbul yerine Ankara’yı başkent yapan zihniyetle uyum içindedir. Bizans, Rum veya Osmanlı kozmopolitliğinin damgasını taşıyan, yozlaşmış İstanbul yerine, yepyeni bir şehir ülkenin merkezi ilan edilmiş, böylece taze bir başlangıç yapılmak istenmiştir. Başkentin, tarihi sıfır noktasından başlatmak için, pek bir özelliği olmayan bir Anadolu kasabasına taşınması bile, yeni devlet projesini, tarihten ve simgesel ağırlıktan yoksun soyut bir mekânda hayata geçirme arzusunu göstermektedir. Böylelikle, bizim gerçek coğrafyamızın başka bir yerde olduğu iddiasını ortaya atan resmî söyleme uygun olarak, bozkırın ortasında, “yokluk”ta bir coğrafya inşa edildi. Cumhuriyet eliti, Ankara merkezli, Anadolu bozkırını temel ala bir milliyetçiliği oluşturmayı tercih etti. Milliyetçi duyarlılığı somutlaştırdığı ileri sürülen Ankara, ‘anavatan’ın seçici bir biçimde   sahiplenilmesini yansıtıyor, milliyetçi yazarlar köyler, kasabalar ve Anadolu’nun “bağrında” meydana gelen sosyal dönüşüm üzerine eserler veriyordu.
Daha önceki yaşamın göstergelerinden kaçınmak, modernleştirici milliyetçiliğin idealidir: Tercihan tamamıyla yeni veya yeni yerleşilmiş topraklarda, nüfusuna ilişkin eski rakip imgelerin hiçbir izinin kalmadığı, yeni bir vatan inşa edilmesi. Bu arzu, yer adlarının sık sık değiştirilerek Anadolu’nun yeniden “yaratılması”nda en net ifadesini bulmuştur. Yer adlarını Türkçeleştiren devlet, eski Rumca veya Ermenice isimlere çok benzeyen karşılıklar buldu. Bir yerin Türkçe adı da varsa, o adı kullanıma soktu -tabiî, söz konusu ad, heterodoks bir gelenek gibi kabul edilemez göndermeler içermiyorsa. Coğrafyanın bu reddinin çok çeşitli sonuçları olmuştur. Bunların en bariz olanı, bu reddin bir ait olmama ve geçicilik duygusuna yol açmasıdır: Bu da, bu topraklarda varolma hakkının sürekli bir savaşla elde edilebileceği inancına yol açmıştır. Aslında bu inanç, kutsal toprakların kendilerine ait olduğunu ve burada yaşayanların kovulması gereken geçici yerleşimciler olduğunu iddia eden Hıristiyan merkezli haçlı mantığının basit bir dönüşümü, Türklere uygun olarak yeniden oluşturulmuş biçimidir. Türkiye’nin dış ilişkilerinde daima etkisi görülen Sevr sendromu, bu bağlamda daha anlamlı hale gelmektedir; çünkü, bu fikrin öncülleri, Türk milliyetçiliği tarafından da kabul edilmektedir. 1970’li ve 1980’li yıllarda kentleşme sürecinde yerleşim yerlerinin yoktan var edilmesi âdeta bir kural haline gelmişti, bu süreçte şehirlere yönelik tahrip edici tutum, belki de, coğrafyayı yeniden sahiplenme girişiminin bir parçası olarak okunabilir. Modern Türkiye hakkında oryantalist perspektifle yazanlar, yerleşim alanlarının geçici niteliğine ve inşaatların sürekli yıkılıp yeniden yapılmasına dikkat çekmektedir. Tabiî ki bu, daha önceki oryantalist değerlendirmelerin yeni bir kılıfla sunulmasından başka bir şey değildir: Türkler bu coğrafyanın meşru yerleşimcileri olmadığı için, bu geçiciliğin, oturmamışlığın kaçınılmaz olduğu yolunda pek de gizlenmeyen bir argüman söz konusudur (örneğin bkz. Glazerbrook, 1984).
Aslında bu davranış tarzı, yakın dönemlerde yaşanan hızlı kentleşmeden ve azgelişmişlikten kaynaklanan faktörlerle açıklanmalıdır. Fakat resmî milliyetçiliğin içeriği de oryantalist yaklaşıma uygundur. Bu milliyetçilik, sürekli olarak halkı, tehlikeler karşısında uyanık olmaya ve gerektiğinde vatan için silaha sarılmaya çağırmaktadır, zira, ülkenin dört bir tarafı, asıl hedefleri, Türkleri bu topraklardan atmak olan düşmanlarla çevrilidir. Nitekim okullarda ezberletilen kahramanlık şiirlerinde, örneğin İstiklâl Marşı’nda, vatan toprağının her karışının şehit kanıyla sulandığı belirtilerek, yine vatan savunmasına hazır olunduğu bildirilmektedir. Bu ordu kampı retoriğinde, ne doğal ne de inşa edilmiş ortam yüceltilmektedir, ya da herhangi bir biçimde coğrafyadan gurur duyulması söz konusu değildir. Anavatanı bizim yapan şey, bizim onun uğrunda şehitler vermiş olmamız, gerekirse yine canımızı feda edecek olmamızdır -onun güzellikleriyle büyülenmemiz değil. Coğrafî bir temel olmayınca, milliyetçilik zorunlu olarak daha etnik bir karaktere bürünmektedir.
Kuruluş mitinin ayrıcalıklı alanı coğrafya olmadığı için, Anadolu’nun niçin özel olduğu veya -savaşların ve antlaşmaların olumsallığı dışında- neden bu sınırlara sahip olduğu, bir türlü açıklığa kavuşmamaktadır. Mekânsal boyutun soyut oluşu, milliyetçi kurgunun saflık koşulunu karşılamak açısından önemlidir. Milliyetçi coğrafyada öne çıkan, yeniden oluşturulmuş alanlar ve anıtlardır. Örneğin, her yıl işgalci orduların kovulmasını ve Cumhuriyet güçlerinin bir kasabaya girişini anmak için yapılan “kurtuluş” kutlamaları birbirine tıpatıp benzeyen Cumhuriyet meydanlarında ve aynı biçimde yapılır: Bu kutlamalara, düşmanın temsilcileri önünde tipik olarak dönemin üniformalarıyla gazilerin yer aldığı kaba bir düzenlemeden oluşan bir merasim eşlik eder ve bu tören Atatürk anıtı önüne çelenk bırakılmasıyla son bulur (Orr, 1991; genel bir değerlendirme için bkz. Billig, 1995). Bununla amaçlanan, yerelliğe atfen bir farklılık duygusuna yol açmaksızın, yerel kahramanlığı övmektir. Milliyetçilik, kendi oluşumuna katkıda bulunmuş bireyleri yansıtacak bir niteliğe sahip değildir; tersine, insanların öğrenmeleri ve hatırlamaları gereken, kendi hatıraları yerine ikame edecekleri bir derstir.

Milliyetçi Kurgunun Kullanımları
Türk ulus-devleti ortaya çıktığında, ulus-devlet ideolojisi henüz formüle edilmemişti; ortada, işe yarar bir milliyetçiliğe dönüştürülmek üzere hazır hissiyat da bulunmuyordu. Birinci Dünya Savaşı, ulusal bir duyarlılığı uyandırma işlevi görse bile, Türk ulusu adına değil, imparatorluk adına yapılan bir savaştı ve bunu izleyen yıllarda Yunan ordusuyla yapılan savaş da, aynı savaş yorgunu askerlerle yürütülmüştü. 1919-1922 arasındaki savaş, Birinci Dünya Savaşı’yla kıyaslandığında nispeten küçük çaptaydı. Fransız ve İtalyanlar, “millî mücadele”nin başlamasının hemen ardından, meşru otorite olarak İstanbul hükümetini değil, Ankara hükümetini tanımanın çıkarlarına daha uygun olduğuna karar verdiler. Bir süre kararsız kalan, ama Yunanistan’ın ardındaki ana güç olarak görülen İngiltere de, Yunan ordusuna yardım etmeyeceğini bildirdi. Böylece, kurtuluş ordusu, yalnızca Ege bölgesini işgal eden Yunan ordusuyla çarpıştı ve demoralize Yunan ordusunu 1922’de kesin olarak Anadolu’dan çıkardı. Bu savaş, bir milliyetçi mitolojinin oluşturulmasına olanak sağlayacak bir anti-emperyalist kurtuluş savaşı boyutlarında olmamıştı. Buna karşılık, Osmanlıların Birinci Dünya Savaşı boyunca yaptıkları büyük muharebeler, doğuda savaş sırasında ve sonrasında yaşananlar ve yerel Hıristiyanlarla yaşanan çatışmalar, insanların hafızalarında hâlâ tazeydi. Ama, cumhuriyetin kurulmasından sonra oluşturulan milliyetçi anlatı, Birinci Dünya Savaşı üzerinde pek durmamış ve yerel Hıristiyanlarla yaşanan çatışmaları unutturmayı tercih etmiştir. Bunun yerine, Yunan ordusuyla girişilen savaş bir kurtuluş savaşı olarak yüceltilmiş, bazı versiyonlarında ise sömürgeci güçlere karşı verilen anti-emperyalist bir savaş olarak sunulmuştur.
Vatandaşların büyük çoğunluğunun ideolojik hazırlığının olmadığı ve ulusun inşasının temeli olarak düşünülen bir mücadeleye kitlesel katılımın bulunmadığı bir ortamda, milliyetçilik, öğretilmesi gereken bir duygu olmak zorundaydı. İronik olan noktaysa, yeni Türk yurttaşlarını birleştiren ortak bir deneyimin bulunmasıydı. Aslında Türkiye Cumhuriyeti nüfusunun büyük çoğunluğu bu deneyimden etkilenmişti. Söz konusu deneyim, elbette, 1915-1923 yılları arasında ülkenin Hıristiyan nüfusunun yok olmasıydı. Ermeni kırımlarının, Rumların ölümlerinin ve nüfus mübadelesinin hatıralarını bütünüyle bastırmayı (ve unutturmayı) tercih eden cumhuriyetçiler, icat edilmiş bir milliyetçilik versiyonunu savunan yapay bir tarih kurmayı seçti. Milletin kültürel birliğini ortaya koyması beklenen milliyetçi tarih, ideolojiyi üreten elitler ile ideolojiyi gelecekte benimsemeleri beklenenler arasında bağ kuramadı, çünkü tam da bu ideolojinin ön plana çıkarmaya çalıştığı erdemleri gölgeleyen olaylara bu tarihte yer verilmiyordu. Ama bu unutmanın ağır bir bedeli oldu: Elitler ile kitleler arasında ortak zemin bulunmamasından kaynaklanan geleneksel uçurumu daha da derinleştirdi, karşılıklı şeffaflığa olanaksız hale getiren, sessizliğe dayalı bir suç ortaklığı yarattı.
Etnik çatışma döneminde meydana gelen şiddetin derecesi, söz konusu nüfusların olaylar öncesindeki yaşam dünyası deneyimlerinden bütünüyle farklı bir boyuttaydı. Gerçi 19. yüzyılın ikinci yarısında maddî koşullar büyük bir değişim geçirmiş, belki de bir etnik çatışma potansiyeli yaratmıştı, ama Müslümanlar ile Hıristiyanlar kentlerde, kasabalarda ve birçok köyde birlikte yaşıyor, komşuluk ilişkilerisürdürüyordu. 20. yüzyılın deneyimlerinin ışığında, etnik çatışmalar karşısında şaşkınlık göstermek muhtemelen yersiz olur. Yine de, bu coğrafyada yaşayanlar açısından kırımların ve zorunlu göçlerin çelişkili duygulara yol açtığı anlaşılmaktadır. Kuşkusuz, Ermeni ve Rum millet’lerinin bu coğrafyadan tasfiyesinden Müslüman nüfusun elde ettiği maddî kazanımlar da söz konusudur. Bu tip kazanımlar, cumhuriyetin ilk yıllarında devlet ile nüfus arasındaki ilişkilere damgasını vuran ortaklıkta rol oynamıştır. İnsanların kendilerini etkileyen tecrübeleri unutmalarında belki bu kazanımların payı da vardı. Yukarıda açıklandığı üzere sorun, Anadolu’da etnik birliğin oluşturulması tarihinde deneyimlerle bağlantı kurulacak noktaların bulunamamasından çok, milliyetçi program hayata geçirilirken, elit-kitle birliğinin temeli olarak söz konusu anlatıdan yararlanılmasında yatmaktadır. Deneyimlerle bağı olan anlatıların yokluğunda, yeni oluşumun dayanağı ne olacaktı? Türk tarih tezinin pek inandırıcı olmayan anlatılarının kurgulanıp öne çıkarılması ve “millî mit”in merkezden üretilen versiyonunun benimsetilmesi uğruna bütün yerel varyasyonların silinmesi, nüfus üzerinde istendiği gibi sosyal mühendislik yapabileceğine duyulan inancı göstermektedir.
Aynı fenomenin bir başka boyutu, Türk milliyetçiliği öğretisi, sömürgecilik karşıtı ve Üçüncü Dünyacı milliyetçiliklerle karşılaştırıldığında ortaya çıkmaktadır. Türk milliyetçiliği, hem sosyal kontrol hem de modernleşmeye yönelik sosyal mobilizasyon için kullanıldığından, fazlasıyla araçsal bir nitelik taşır. Bir kontrol ve mobilizasyon yöntemi olarak araçsallık, söylemin içeriğini hedef doğrultusunda yaratma eğilimi doğurmuştur. Türkiye’de bunu yapmak pek zor olmadı, çünkü, milliyetçi söylemin oluşturulmasında, kitlelerle herhangi bir müzakere söz konusu değildi. Daha önce de ileri sürdüğüm gibi, millî hissiyat çok geç ortaya çıkmıştı ve elitle sınırlıydı; ama daha da önemlisi, halkın duygularıyla ve deneyimiyle bağı olan unsurların, milliyetçi söylemden dışlanmış olmasıdır. Bu dışlama, sessiz kalmanın ötesinde Batı karşıtlığı yaratmamaya yönelik bilinçli bir tercihi de yansıtıyor olabilir. Üçüncü Dünya ulusal hareketlerinin çoğunu besleyen sömürgecilik karşıtı duyguların aksine, Türk milliyetçiliğinde Batı karşıtlığı ve yerelcilik görülmez. Türk mirasını yüceltmeyeyönelik cumhuriyetçilerin yaptığı girişim, Avrupa geleneğiyle kendi zemininde rekabet etmek üzere tasarlanmıştı. Bu, Türk unsurunu uygarlık serüvenine ilişkin yerleşik metnin içine sokmaya yönelik bir girişimdi, yoksa uygarlıklara ilişkin rölativist bir yaklaşımla yerleşik metne meydan okumaya çalışılmıyordu. Dolayısıyla, Türk reformcuları, modernleşme teorisini -daha teori oluşturulmadan- savunan kişiler konumundaydılar. Kendi toplumlarının geri olduğunu, ama esas itibarıyla farklı olmadığını düşünüyorlardı. Gandhi’nin aksine Türk reformcuları kendi geleneklerimize dönmeyi savunmadılar; onlar Nehru gibi Batı’yı ve moderni kopyalamaya yöneldiler (Chatterjee, 1984). Atatürk’ün kendisi, otantik bir mirasa dayanan farklılığı öne çıkaran bir metin kaleme almadı. Kendisinin temel eseri, Osmanlı idaresine karşı ayaklanmanın mantığını açıklayan ve rakiplerin tasfiye edilmesini meşrulaştıran bir politik savunmadır (Atatürk, çeşitli basımlar). Bugün resmî binaların duvarlarını süsleyen bütün vecizeleri, Batılılaşma yolunda ilerlemeyi teşvik etmek için halka ulusal gurur ve kendine güven aşılamayı amaçlamaktadır.
Türkiye’nin esas olarak Avrupalı olduğu inancı, 19. yüzyılın devletler arası ilişkilerinde, Osmanlı devlet adamlarının Düvel-i Muazzama’nın denge oyunlarında rol alan aktörler olarak kabul edilmesinden türetilmişti. Sosyal ve ekonomik kaygılar, bu siyasî çerçevenin dışlanmış bir boyutu olarak kaldı. Daha sonraları, cumhuriyetin ulus-devlet inşasını yeniden tanımlamaya dönük girişimlerinde, solcu bir kanat, cumhuriyetin kuruluşunu sömürgeciliğe karşı bir zafer olarak sunmaya çalıştı; ama bu,ancak 1930’ların genel liberalizm karşıtı ortamında kabul gören zorlama bir yorumdu. Bu yaklaşımda ortaya konan sömürgecilik karşıtlığı, o dönemde bile, Üçüncü Dünyacı yeni bir uygarlık anlayışı oluşturmaktan çok uzaktı, dependencia türünden bir kalkınmacılığa daha yakındı.
Türkiye’nin Batı’nın bir devamı olarak konumlandırılabileceği görüşünün benimsenmesinde belirleyici unsur, elit grup ile kitleler arasındaki kopukluktu. Bu kopukluk Anadolu köylülüğünün Avrupa’dan tek farkının daha az gelişmiş olduğu şeklinde bir algılamaya olanak verirken, elitin hayata geçirmeye çalıştığı proje de, Batı uygarlığının benimsenebileceği tezine dayanıyordu, dolayısıyla Avrupa’yla aramızda kapatılamaz bir uçurum olduğu düşünülemiyordu. Bu nedenle, milliyetçiler için medeniyet çatışmasından kaynaklanan öfke veya kültürler arası rekabet ve mücadele söz konusu değildi -bu ideolojik çizgi, İslâmcı hareket tarafından benimsenecekti.
Aslında, politik İslâm, Batılılaşma reformlarının eleştirisi ve medeniyet farkının vurgulanması konusunda çok net bir tavır sergilemiştir. Ankara, cumhuriyetin ilk yıllarında laiklik reformlarına girişince, Kurtuluş Savaşı’nın İslâmî unsurlarına bütün atıflar resmî tarihten çıkarıldı, ‘Batılılaşma’ kitleleri seferber etmeye yönelik tek ideoloji haline geldi. Cumhuriyetçilerin tercihi, yani dinsel atıflar taşıyan özselci bir kültüralizmden uzak durulması, bu arka plan düşünülünce daha anlaşılır hale gelmektedir. Batı’ya karşı kültürel bir karşıtlık, ancak otantikliğin savunulmasıyla mümkün olabilirdi ve İslâm bunun için tek adaydı. Mehmet Akif’in ünlü dizesinde, savaşın “medeniyet denen tek dişi kalmış canavara” karşı, yani ahlaken çökmüş Batı’ya karşı verildiği bildiriliyordu. Yozlaştığını düşünmedikleri Batı uygarlığının bir parçası olmak isteyen laiklik yanlıları için, böyle bir farklılık formülasyonu söz konusu olamazdı. Aslında laik Batıcılar, İslâmcıların manevî çöküntünün göstergesi saydıkları her şeyi benimsiyordu. Cumhuriyetçi milliyetçiler İslâmî gelenekle aralarına mesafe koymaya çalışarak, ulusal mirasın kitlelere çok daha az hitap eden bir versiyonunu tercih ettiler. Ulusal mirası, yapaylığı çok bariz olan bir tarihe indirgeyen kuruluş mitinin seçilmesi, ‘anavatan’ın coğrafyasızlaştırılması ve yakın geçmişin ortak deneyimlerini oluşturan gelişmelerin özenle unutturulmaya çalışılması, Türk milliyetçiliğini son derece kısır hale getirmiştir.
Eğer “millî mücadele,” geniş bir katılımla, daha uzun bir süre devam etmiş ve gerçekten sömürgecilik karşıtı nitelik taşımış olsaydı, milliyetçiliğin laik ve modernleşmeci versiyonunun kitlelerden uzak ve araçsal özelliklerden kurtulması ve daha farklı bir içerik kazanması için daha çok fırsat doğardı. Kitlelerin katkısından yoksun olarak geliştirilen milliyetçi ideoloji, katlanılması gereken bir ders olmaktan öteye geçememiştir -yıldönümü kutlamalarında kullanılacağı zaman, naftalinlenerek kaldırıldıkları yerlerden çıkarılarak kullanılan özel üniformalardan ve öğretmenlerinin bellettiğini tekrarlayıp duran okul çocuklarından öte bir anlam kazanamamıştır. Kendi milliyetçilik versiyonunu savunmada ısrar eden devlet elitinin süregelen militan tutumunu ve her türlü sapmayı engellemeye ve cezalandırmaya yönelik gayretkeşliğini açıklayan da, herhalde milliyetçiliğin bu denli yüzeyde kalmış olmasıdır.

Çağlar Keyder

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder